28 Ağustos 2015 Cuma

Okulların açılmasına tam bir ay kalmışken...

   Hatırlattığın için sağol mu dediniz? Önemli değil.
   Evet arkadaşlar, bir, 'ki, üç, çığlık atıyoruz!
   AAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAA!!!!!!!
   Aslında bu yazıyı önceden yazıp bu tarihte yayınlamayı planlıyordum ama tabii ki benim gibi birinden önceden bir şeyi tamamlamış olmasını bekleyemezsiniz.
   Bir ay kalmış olmasına rağmen, nakiller sağ olsun, hala hangi okula gideceğimi bilmiyorum. Muhtemelen aynı yerde kalacağım ve istediğim yer tutmadı. Aslında ikinci sınavı batırmasaydım istediğim okuldan çok daha yüksek puanlı bir okula girebilirdim. Bunun önemli olmadığı, sonuçta belki tutmuş olan okulda olmanın daha iyi olabileceğini kendime ve istediği puanı alamayan arkadaşlara kabul ettirmeye çalışarak pozitiflik yayan bir yıldız gibi davranıyor olsam da, kendimi dövmek istiyorum. Ahaha, hadi ama Suki, bir sene sonra bunun ne önemi olacak ki? Yeni okulunda, muhteşem okul hayatını yaşarken bunları hatırlamayacaksın bile... AAAH. Hala onuruma yediremiyorum ama bu da onurum yüzümden oldu. İyi yanından bakalım, bu hatamdan ders çıkarmış olurum, değil mi?.. *çıkarmadı*
   Böyle tatsız konular bir yana, tatilimi değerlendirebilmiş olmam güzel bir durum. Tatile başlarken yaptığım planların çoğunu şimdi gerçekleştirmek istemediğime/gerçekleştiremeyeceğime karar verdim. Ama tatil içinde başlamadan planlamış olsam da olmasam da yaptığım pek çok şey oldu. Gezdim, kitap okudum (Alışkanlığım ölmenin eşiğinde gibi hissediyordum, ama hala gayet diri.), çizimimi geliştirdim, muhtemelen bir üst modelime güncellendim.
   Şu aralar hayatımda bir ilke imza atarak para biriktirmeye kalkışıyorum. Bir ay falan o paracıkları harcamamaya çalışacağım. Kendime harcama konusunda izin verdiğimde ise hiç hesaplı olacağımı sanmıyorum. Ben, çok şey almak isteyen bir insanım ama aldım mı da değerini bilirim, bir işe yarar mutlaka. Eh, öyle olmasa savurganın teki olurdum. Çok para harcıyorum ama savurgan değilim. Her nasıl oluyorsa.
   Çizim konusunda internette kendimi ortaya çıkarmaya cesaret edebilecek seviyeye geldiğimi düşünüyorum. Tek ihtiyacım olan, kağıt. Birinci çizim tarzım için küçük ve kaliteli kağıtlı bir defter, ikincisi için ise çizim için hiç tercih edilmeyen bir kağıt tipini, fotoğraf kağıdını kullanmayı planlıyorum.
   Sağdaki anaokulunda çizdiğim, soldaki de şimdiki. Fena değil, ha? Karşılaştırma koyayım da şimdiki anatomik hatalarım anlaşılmasın :'D

   Yandaki ise ikinci çizim tarzım. Kiki'yi çizdim! Berbat bir kamerayla çekmenin sonucu olarak renkleri kötü olmuş, ama neyse. Bir gün bir şeyler karalayayım derken bir anda böyle çizmeye başladım, neden ve nasıl oldu anlayamıyorum doğrusu.
   Bilgisayar aşırı yavaşladığından -muhtemelen virüs bulaştı- format atılana kadar dijital çizimle uğraşacağımı sanmıyorum. Yıllarca kalınlık-incelik ayarını, yani "pen pressure"yi ayarlamamışım, ona yanıyorum. Ne olduğunu bilmeden yaşamışım yani, tebrikler Suki. Düzeltme çabalarım başarısız olunca da dijital çizim için olan motivasyonum iyice düştü. Üzücü.
   Okula dönecek olursak, belki bunu duyunca beni takipten çıkaracaksınız ve ayrı dünyaların insanı olduğumuzu düşünecekseniz veya tam tersi, vay be azınlıktan garip biri daha diyecekseniz ama, tatilden sıkıldım. Yanlış duymadınız. Tatilden sıkıldım.
   Hayır, okulu özlemiş değilim ve muhtemelen okullar açılınca saçmalamış olduğumu düşüneceğim ama an itibariyle tatille yapacak bir işim kalmadı ve tüm günlerimi zaman kavramını kaybetmiş bir şekilde evde sürünerek geçirmek çekiciliğini kaybetti.
   Bir ay sonra yaşanacak olayın iyi ve kötü yanlarını düşünüyorum. Okulların açılmasının iyi yönleri on yılın ardından ilk defa başka bir okulda okuyacak olmam. Sonunda yeni bir ortam, yeni insanlar, yeni yollar vb. vb. Negatif yönlerine gelecek olursak.. Burada yalnızca ortaokula bakarak konuşuyorum. Zorla bize bir şeyler ezberletmeleri. Tabii ki çocuklara insanlığın şimdiye kadar elde etmiş olduğu bilgi birikimini öğretmenin kötü bir şey olduğunu savunmuyorum ama başka eğitim sistemleri hakkında bildiğim tek tük şeylere göre bazılarıyla karşılaştırılınca daha ezberci bir sistemimiz olduğu söyleyebilirim. Ayrıca her insanın farklı öğrenme tarzları olduğunu göz ardı ediliyor, sırf ülkemiz için geçerli değil ama burada, yine bazı yerlerle karşılaştıracak olursak, daha belirgin bir durum. Örneğin herkes kolayca saatlerce sırada oturamayabilir veya salt yazıdan bir şey anlamayabilirler. Okullarımız uygulamadan çok teoriyi öğretiyor, fenden çokça nefret eden çocuklar tanıyorum ve biliyor musunuz? Bir gün deney yaparken (Sınıfımız için sıra dışı bir durum.) en çok onlar heyecanlandılar. Bir sınavda, uygulamayla gösterseler doğru yapacağım soruyu, sırf uygulamaya değer verilmemesinden, göz ardı edilmesinden dolayı yanlış yaptım.
   Ben şu yaşıma kadar ne mikroskop ne başka bir şey görmedim ve bu beni çok sıkan konulardan sadece biri. Bir suçlusu da okul labaratuvarımızı sınıfa çeviren müdür, o kadar öğrenci kabul etmeseydin amcacığım, eğitimimizi kısıtlıyorsun burada. Ancak tek suçlu müdürümüz de değil. O kadar çok bilgiyi öyle kısa bir zamana sıkıştırıyorlar ki sınav zamanına kadar deneyleri yapmaya nasıl fırsatımız olsun? Öğretmen de, öğrenci de mağdur oluyor burada. Bir soğan hücresi inceleyeceğiz diye iki sene bekledim ben. Bir soğan hücresi yahu. Çok mu zor öğrencilere bu imkanları sağlamak? Çok mu zor? Ve sonuçta da inceleyemedim. Okulumuzda mikroskop olmasına rağmen. Soğan hücresi yalnızca bir örnek tabii, öğrettikleri tonlarca bilgiyi deneyle gösterseler ne güzel olacağını hayal edebiliyor musunuz? Geleceğin kaç bilim insanını öldürdük bu şekilde? Diğer pek çok ders için de geçerli bu dediklerim, fen bilimlerine ilgimden dolayı yükleniyorum. Okulumuzun canımız öğretmenleri öyle zor soruyorlardı ki neredeyse bıkma seviyesine gelmiştim, Neyse ki bu hatadan kıl payı döndüm.
   Bazı dersleri öbürlerinden üstün tutulması da cabası. Matematik mesela, ve Türkçe, dilimizi, matematiği tabii ki öğreneceğiz ama neden diğer derslerden daha üstün? Mesela, resmin, müziğin eksiği ne? Ya beden eğitimi? Sanat ve spora niçin gereken önem verilmiyor? Oysa resim dersinde sanat tarihini öğrenebiliriz hiç olmazsa, müzik de sırf flüt çalmak da olmamalı. Beden eğitimi ise, bu öğretmene göre değişir tabii, niye neredeyse boş ders olarak görülüyor? Bazı çocukların ilgisini çekecektir, hiç olmazsa dersleri ciddiye almalarını sağlayacaktır bunlar peki bunlara niçin önem vermiyoruz? Niye içimizdeki sanat ruhunu öldürüyoruz? Neden bu derslerin sıkıcılık seviyelerini sonuna kadar zorluyoruz? Okul, sistemimizi gözden geçirirsek çok çok daha iyi bir yer olacağı açık değil mi?
   Ortaokuldan henüz mezun olduğum için liseyi görmeden bunları söyledim, lisede muhtemelen çok daha iyi koşullarla karşılaşacağım ama bazı şeyler değişmeyecek. Bu konuda söylenecek daha çok şey var ve benim söylediklerim yalnızca sinirli bir liselinin söylenmeleri. Gözden kaçırdığım çok şey olmuştur mutlaka. Ellinci kez yazıyı gözden geçirerek şimdilik gidiyorum, bay bay!

19 Ağustos 2015 Çarşamba

Sultan II. Gölge Hazretleri

9.08.2015
   Bugün dört tane kedi buldum!
   Arkadaşımın ailesiyle, biraz dışarı çıksam güzel olur diye düşünüp gezmeye çıkmamla başlıyor bu olay.
   Ben normalde kedileri fazla sevmem. Herkes aaay olurken ben tepki vermeyebilirim. Doğrusunu söylemek gerekirse son seviye olması gereken kedi sevgim orta düzeydedir. Gerçekten sevilmeyi hak eden bir tür.
   Yolda gördüğümüz kedileri seve seve, okşaya okşaya yürüyorduk. Kedi kaynadığı kadar insan kaynayan bir yerdi. Şehirde insanların gezmeye çıktığı yerlerden. Birkaç iskeleye bağlanmış gemi, yosunlar, küçük ayaklarıyla nemli deniz kenarında dolaşan garip küçük böcekler, hafif dalgalı bir deniz ve kayalıklar. Hoş.
   Ancak rastladığımız iki kedi biraz farklıydı.
Karanlık olduğundan pek iyi çıkmamış ama..
   Tüyleri oldukça düzgün, bakışları farklı bir hava veren sevilesi kedilerdi bu ikisi. Özellikle kötü ışık altında telefon kamerasıyla çekilmediklerinde.
   Fotoğraftaki yavruya "Yumak" adını verdi arkadaşım. Annesini isimsiz bıraktık, tırmaladığından çok da uğraşmamaya karar verdik. O da uzaktan bizi izledi.
   Bu ikisiyle takılırken bir yavru daha belirdi, kardeşine benziyordu, ancak biraz daha koyuydu. Ona Martina ismini verdik, daha doğrusu arkadaşın kardeşi verdi.
    Sonra bir kedi daha, ruh kedim. Belki de ruh hayvanım değil ama ruh kedim. Baştan aşağı simsiyahtı, gözleri ve tüyleri. Beni yanımdakilerden daha çok sevdi. Arkadaşla ona isim bulmaya uğraştık. Oyuncu, İnci, Siyah İnci ve daha değişik şeyler. Sonra kayalıklardaki gölgelerde kaybolduğunu görünce aklıma Gölge ismi geldi. Tamam, Kitsune'nin kedisinin isminden aklıma gelmiş olabilir ama cidden çok yakıştı. Aslında değiştirecektim ama arkadaş ısrar etti, ben de bu yakışmışlıktan dolayı itiraz edemedim.
   Yaklaşık... Bir saat falan kedilerle oynadık. Oradan gidecekken annemi aradık. Apartmanın bahçesinde bakabileceğimi söyledi.
   Kediyi götürüyorduk, kucağımızda kendi ayaklarıyla oyun oynuyordu. Ama yolun yarısında yetişkinler bizi fark etti ve daha küçük olduğundan götüremeyeceğimizi söylediler. Biz de bıraktık tabii.
   Sonunda kediciksiz eve vardım. Kişiliğiyle, sevimliliğiyle garip bir biçimde bağlandığım küçük dostum yanımda değildi. Annemler hani kedi nerde diyerekten şaşırdılar tabii. Ben de bayağı üzülmüştüm ama yapacak bir şey yoktu, belki gerçekten de küçüktü.
   Yarın gidip orada mı diye bakacağız, belki götürebiliriz, kim bilir?

10.08.2015
   Şu an elektrikler kesilmiş durumda ve telefonumdaki uygulamadan bunları yazıyorum.
   Son zamanlarda elektrik kesilip duruyor. Bu gerçekten de sinir bozucu. Sırf bizim mahallenin elektriği kesiliyor, çevredekilere bir şey olduğu yok. Bu terbiyesizlik değil de nedir?! Bir düzeltemediler gitti. Trafo patlamış. Benim de canım sıkılıyor tabii.
   İnternette yazdığı üzere akşam beşte gelecekmiş elektrik. O saate kadar ne yapacağım?
   Kuzenimden "ödünç aldığım" (Hemen hemen her sayfasını kullandım.) başıboş, gereken değeri görmemiş ancak ellerimde paha biçilemez bir hazineye dönüşmüş ayrıntılı, "yetişkinler için" boyama kitabından bir sayfadaki kuşu boyayarak oyalanmayı denedim. Ama olmuyor, bunu yapmaya uygun bir ruh halinde değilim. Sonuç olarak üst kata çıktım ve mor koltukta uzanarak bu satırları yazıyorum. Hafif bir meltem perdeleri hareketlendiriyor. Görünüşe bakılırsa kardeşim yine saçma bir nedenden dolayı sızlanıyor. Bugün sıkıntıdan kaçış yok gibi. Görünüşe bakılırsa böyle durumlarda süslü betimlemeler kullanmaktan hoşlanıyorum.
   Gök gürlüyor.
   Yağmur yağmaz diye umut ediyorum. Kediler yağmurdan kaçar ve bu akşam Gölge'yle eve döneceksem, en azından onu görebileceksem yağmur yağmaması lehime olur.
   Sanırım diyecek pek bir şey yok. Hala Gölge hakkında endişeleniyorum. Ayrıca elektriğin olmaması wifi'ın çalışmaması ve sonuç olarak internetin de olmaması demek olduğunu ve benim de tam anlamıyla bir internet bağımlısı olduğumu düşünürsek... Gerçi, birkaç saat internetsiz kalmak sorun değil. Gölge'ye bakmaya giderken dünkü arkadaş da gelecek galiba, whatsapp'tan ulaşacaktım, ama olmuyor şimdi. Telefonunu arayabilirim ama şu an bir acelesi yok.
   Annemin komşularla konuştuğunu duyuyorum. Elektrik yarım saate gelir diyorlarmış. Umarım öyle olur. Şimdilik bu yazıyı yazmayı bırakıyorum. Görüşürüz.
-Birkaç saat sonra-
   Misafir geldi. Annem kedi konusunu açtı ve getirmemden hoşlanmayacağı çok belli. Can sıkıcı.
   Keşke evin içinde bakmama izin verse. Kendi evime çıkınca evde kedi bakabilirim belki. Evi seven bir türden alırım, mutlu mesut yaşarız... Ah, sanırım kediler benim de beynimi ele geçirdi! Eh, bu beni hoşnutsuz etmiyor, o kadar hoşlar ki!..
   Ah, Gölge, aramızda engeller var! Bazıları ilişkimizden hoşlanmıyor gibi gözüküyor! Ama merak etme, ben... Ah, ne diyorum ben? Sanırım beynim sahiden de kontrol ediliyor.
   Neyse. Sanırım moral bozukluğu ve can sıkıntısı denizinde boğulmaya gidiyorum. Ja ne!
-Akşamüstü-
   Şu an leptoptan yazıyorum. Bayağıdır kasıyor diye açmıyordum, buradan kullanmak da epey güzel yahu.
   Elektrik gelene kadar oyalanmak düşündüğüm kadar zor olmadı. 
   Gölge işi yarına kaldı. Umarım onu bulabilirim!

11.08.2015
   Bu tarihi belki bir, belki de iki hafta sonra bu tarihi yazıyorum ve tam hatırlamıyorum, o yüzden özet geçeceğim: Gölge ve ailesini yine bulabildim ve kardeşinin süt emdiğini gördüm, Gölge'nin de emiyor olduğunu düşündüm ve orada kalmasına karar verdim. Ayrıca sonradan o çevreye gittiğimde onları göremedim, aslında benzer kediler gördüm ama onlar mıydı bilmiyorum.

   Kedi sevgimin kabarması ve insanların kediler hakkında hikayeleri sevdiğini düşünmemle yazdığım yazının sonu! Yıllar sonra ilk defa bir hayvana bu kadar fazla bağlandım, Gölge'yi halen çok seviyorum. Umarım bir kez daha onu görebilirim. Görüşürüz!

17 Ağustos 2015 Pazartesi

Mimsiz Olmaz [Korku Mimi, Neden Blog Yazmaya Başladım ve Hakkımda Bilmediğiniz 11 Şey]

   Bonjour.
   Bundan böyle her yazımda farklı bir dilden sizi karşılayacağım ve bunun hiçbir nedeni yok. Ama eğlenceli olduğu inkar edilemez. Aslında edilir ama bence edilmesin yani. Etmeyin lan.
   Öncelikle, korku mimi. Kopyala yapıştırdan çıkan yazı düzeni sorunları olmasın diye soruları tek tek yazacağım. Hadi bakalım.


 
1) Geçmişe inip korkularının temelinden başlayalım. Küçükken seni en çok ne korkuturdu?
   Arkadaşım beni korkuturdu. Evlerine gidince lavabodan çıkmaya korkardım çünkü çıkınca beni korkuturdu ve her seferinde korkardım. Aynı şekilde evlerine gelmişken asansörden inmeye de korkardım. Görüş alanımdan ne zaman çıksa gerilirdim. Durum onun ergenliğin getirdiği üşengeçlik septomlarından dolayı hafiflese de hala korkuyorum.
   Tamam, bu sayılmazdı galiba ama pek değişik bir korkum yoktu. Karanlıktan korkardım, uzun süre de tek başıma uyumaktan korktum. Klasik.

2) Peki, artık büyüdün ama yine de korktuğun çok şey var. Nasıl bir atmosferde (yerde, mekanda) gece yalnız başına kalsaydın çok korkardın?
   Muhtemelen o saatte pek çok yerin olduğu gibi bomboş ve karanlık bir yerde. Lambaların yanmadığı bir sokak veya içinde kapalı kaldığım bir okul gibi. Ama istisnalar var tabii. Mesela ajanlık görevimde karanlık bir yerde havalı bir şekilde kapana kısılmış olabilirim yani.

3) Kabuslarında ne görürsen bütün gün etkisinden çıkamazsın?
   Çok uzun zamandır pek etkili olan kabus görmediğim için kestiremiyorum. Genelde rüyalarımı unutuyorum ve çok da önemsemiyorum nedense. Bütün gün etkisinden çıkamayacağım bir kabus görmem herhalde, gerçek dünyanın kabusumdaki gibi olmadığını sevinçle fark eder ve ardından pek takmam (?)

4) Düşündüğünde seni en çok ne gergin hissettirir?
   İnsanlarla olan ilişkilerim ve hakkımdaki beklentiler.

5) Yurt dışındasın ve ilk Cadılar Bayramı deneyimin. Nasıl bir kostüm giyerdin?
   Muhtemelen ya cosplay ya da kendi tasarladığım hem ürkütücü hem hoş duran bir kıyafet.

6) Olmasın tabii ama biri/bir şey evine girip seni öldürmek istese ne yapardın?
   Çığlık atar, katilim tarafından bulunur, son esprimi yapar ve ölürdüm. Veya önüme gelen ilk yere saklanır ve yine bulunurdum. Bir diğer ihtimal ise balkona çıkıp yardım için bağırmam hatta bir şekilde kaçmaya çalışmam. Panik anında ne yapacağım belli olmaz. Öldürücü varlıkla karşılassak elime geçeni suratının ortasına (ya da uzaylı, makine ya da robot falansa onu bozacak bir yerine.) fırlatırdım.

7) Ruhani varlıklar sence gerçekten aramızdalar mı?
   Belki biz onların dünyalarını basmış şeytani ruhani varlıklarız! Açıkcası bir fikrim yok, yarı yarıya bir ihtimal.

8) Yaşadığın en kötü his nedir?
   Saçma bir şey söylemiş olmanın utancı, insanlar arası ilişkilerim hakkındaki endişelerim (yine), herhangi bir durumdaki çizgiyi aşmış korku, az daha boğuluyor olmam (Küçükken oyun oynarken..), başarısızlık.

9) Hiç doğaüstü olduğunu düşündüğün bir durum yaşadın mı?
   Küçükken balkondan düştüğümü hatırlıyorum. Çok gerçekçi bir hatıra, belki dirilmişimdir. Ayrıca yolda düşürdüğüm oyuncak parçasını bilgisayarın arkasında bulmam ama parçayı düşürme kısmı muhtemelen rüya ya da hayal çünkü niye yerden almamışım ki yani? Bunlar hep küçüklükten kalma hatıralar, doğrulukları belirsiz yani.

   Annabeth'i mimliyorum ve onun mimlediklerine geçiyorum:

Neden blog yazmaya başladım?
   Beth'le, 2008'de (O 2009 demiş ama 2008'in yazının sonlarına doğru olduğuna eminim.) internette Powerpuff Girls resimerine bakarken, artık bloguyla ilgilenmeyen (Buna üzülüyorum doğrusu.) bir arkadaşın bloguna denk gelip, özenip beraber Powerpuff Girls üzerine bloglar açmıştık. Oralardan geldik buralara biz.

1) Elinizde sihirli bir değnek olsaydı neyi veya neleri değiştirmek isterdiniz?
   Ya dünyanın düzeni bozulmasın diye hiçbir şeyi değiştirmezdim, ya da her şeyi değiştirip düzeni alt üst ederdim. Sihirli değnek elime geçerse düşünürüz amaan.

2) Mesleğinizi değiştirmek isteseydiniz hangi meslek dalını seçerdiniz veya ne olmak isterdiniz?
   Öğrenciyim ve öğrenciliği seviyorum doğrusu. Ne olmak istediğime karar vermek.. Zor... Pek çok şeye ilgim var ve hangisine yöneleceğime karar vermek için pek bir zamanım yok, gerçi, neden hepsiyle uğraşmayayım ki? (Çünkü bu imkansız haha.)

3) Bir gün boyunca aç kaldınız (ramazandaki gibi) ilk ne yemek isterdiniz?
   Et. Mangal falan. Midemde et için tok olsam bile yer ayırırım. ET. (Bu tavırlarım bana veganlar tarafından saldırıya uğrayacakmışım hissini veriyor.)

4) Bir dalga olsaydınız nereye vururdunuz?
   Dalga olsaydım tsunami olurdum, ünlenir ve haberlere çıkardım, bayağı da lanet ve küfür yerdim. Bilmiyorum cidden.

5) Issız bir adada kalsanız yanınıza alacağınız üç kişi?
   Kim bir ıssız adaya gelmek ister ki? Tanıdıklarım değil. Hayatta kalma konusunda oldukça bilgili insanları yanıma alırdım, bir sandal yapıp insanlığa doğru umut yolculuğuna çıkardık, sonra da filmimiz yapılırdı... Neden hep ünlü olmaya geliyorum? Gerçi bu tür kurtulma hikayelerinde insanlar değil hikayeleri ünlü oluyor ama.

6) En çok görmek istediğiniz şehir ya da ülke?
   Nereye yollasanız giderim. Yeter ki uzaklarda olsun. Doğrusu bir gün dünya turu gibi bir şey yapmayı çok isterim.

7) Asla giymem dediğiniz renk hangisidir? Neden?
   Asla demem ama yakışmayan renkleri de giymem yani. Mesela kahverengi.

8) Bayramda ne yapacaksınız?
   ...Akraba ziyareti?

9) Ölmeden önce yapılacaklar listenize eklediğiniz üç şey?
   Kitap yazmak geliyor aklıma öncelikle, sonra dünyadaki belirli yerleri gezip görmek. Önemli biri olmayı hedefliyorum ama nasıl yapacağım hakkında hiçbir fikrim yok.. :(

10) Bir uçurumun kenarındasınız, atlayacaksınız, o an aklınıza bir şey geldi, o gelen şey nedir?
   Ocağı açık unuttum! Aklıma ilk gelen cevap bu oldu ama benim yemek falan yaptığım yok, nasıl açık unutayım... Ama o tarz bir şey olurdu.

11) Yerde 50 TL bulsanız ne yaparsınız?
   Doğrusunu söylemek gerekirse ben o parayı harcamazdım. Harcamayı isterdim ama gönlüm el vermezdi açıkçası. Belki de uzun süre düşündükten sonra harcardım... Bilmiyorum doğrusu.

   Şimdilik bu kadar, görüşürüz! Mimleyeceklerim çoktan mimlenmiş de olabilir, mimlemeye üşeniyorum aslında, geleneksel bir laf ederek isteyen yapsın diyorum.

Mim dışı yazacak bir şeyler arıyorum.

   O yüzden aklıma eseni yazacağım, ehehö (Esmiyor diye uyuz bir laf etmeyi reddediyorum hayır.)
   Hayatım o kadar boş geçiyor ki yazacak bir şeyim yok demek ki.
   Aslına bakarsanız upuzun bir yazı yazdım ama hâlâ -telefonda şapkalı a yapılıyor bi işe yarasın dimi- gelişen bir olay hakkında olduğundan yayınlayamıyorum henüz.
   Bi' cosplay conuna gittim dün, ikinci gününe gitmedim. Sanki internetten bir  con videosu açmışım da izliyormuşum gibi hissettirdi.
   Annabeth'le gittik, cosplay, anime hakkında falan çok da bilgisi olmayan biriyle gidince saçma esprilerinizi anlayamaması üzücü ama buna rağmen güzeldi. "Fuck anime fuck manga fuck cosplay" pankartıyla yürüyen grup aklımda kaldı shfhd. Biz eziktik, cosplaysiz gittik ama seneye cosplayle gideceğiz büyük ihtimalle.
   O değil de gitmesi bayaa zor oldu ve üstüne üstlük:
Beth'in güneş gözlüğü ve arkada sele dönmüş yağmur. Bir de ben sandalet giyiyordum. Bakın bu dramdır.
   En azından sonradan yağmur durdu.
   Rastgele yazın zaman geçirme numaraları:
  • Evde nedensizce dolaşmak, bir şey almayacak olduğunuz halde buzdolabının kapağını açmak (Serinlemeye de yarar.)
  • Aynı sosyal medya sitelerinde elli tur atmak.
  • Okumaktan bıktığınız kitabı okumaya yeltenip sıkılıp yine bırakmak. Sevdiğiniz kitapları baştan okuyarak yeni kitaplara heveslenmek mantıklı bir taktik olabilir ama bir kitabı tekrar okumayacak kadar... Sıfat bulamadım.
  • Tatili evde uzanılmamış yer bırakmayarak yaşamak güzel değil mi?
  • Üstüne bir de işsizce bir blog yazısı yazdık mı en azından eğlenceli bir şey yapmış oluruz.
  • Bunaldım ve hayır, esmiyor sözünü kullanmayacağım, vantilatör de var hem (Ama başka odada ve kimse kullanmasa bile getirmeye üşeniyorum.)
  • Bi de klima olaydı...
  • Ağlamaya gidiyorum.
  • Bay bay.
  • Galiba biraz serinledi.
  • Yazları böyle geçire geçire soğuğa karşı çok dayanıksızlaşıyorum hayalimdeki gibi soğuk yerleri asla gezemeyeceğim.
  • Yalnız liste amacından 1000 km öteye ilerliyor hazır olun.
  • Düşününce en çok gezmek istediğim yerler kültür açısından zengin yerler ve değişik bitki ve hayvan örtüsüne sahip yerler. Özellikle yağmur ormanları. Aah.
  • Tatil beldelerinden genel olarak nefret ediyorum.
  • İnsanları dinlenmeye bu kadar muhtaç bırakan her şeyden de nefret ediyorum ayrıca.
  • Nerden nereye geldim anlamadım.
  • Aslında insanlara ne olduğu umrumda değil.
  • Neyse yeterince zırvaladım.
  • Canım ilk defa bu saatte bir şeyler tıkınmak istemiyor.
  • Aslında nadiren oluyor o sanırım.
  • Kendimi tanımamazlığımdan utanıyorum.
  • Aşırı amaçsızlık yüklenmesinin son maddesinden bir önceki madde.
  • Görüşürüz!

6 Ağustos 2015 Perşembe

Saçmamaçsız Mim!

   Yine mim vakti gelmişti, Suki telefonundan Blogger'ı açtı, öngörücü yazıyı kapattı çünkü nedense artık doğru düzgün çalışmamaktaydı, yazın sessizliği ve boğucu sıcaklığı içerisinde mor bir koltukta bu kelimeleri yazıyordu.
   Her şeyi hikayeleştirme alışkanlığımı babamdan kapmış olmalıyım. Ben küçükken hep içinde bulunduğumuz durumu hikayeleştirirdi, de, konumuz bu değil. Gerçi ne zaman bir konumuz oldu ki?! Ehem.
   Paul mimlemiş beni. Hemen cevaplayamadım çünkü son zamanlarda biraz meşgul sayılırım. Cevaplaması bayağ eğlenceli mim gibi duruyor, neyse, daha fazla lafı uzatmadan (Uzatsam ne olur ki? Bakın şimdi de uzatıyorum. Laf uzatmak benim kişisel hobim. Bu cümleyi bunu okurken zaman kaybedin diye yazdım çünkü çok kötü kalpliyim.) başlıyoruum:

1 ) Odanızda veya evinizde orada olduğunu unuttuğunuz bir nesne bulun Bu  nesne ile bir anınız var mı?
   Odama girip şöylece bir göz gezdiriyorum şu an. Sanırım buldum!
   3D gözlük. Çalışma masamdaki rafta duruyor. Annabeth'le Jurrasic World filminden çıkarken yanımda almıştım, ben götürmek konusunda tereddüt etmiştim çünkü eskiden geri veriyorduk. Ama dediğine göre artık 3D gözlük maliyeti o kadar düşükmüş ki çıkarken yanımızda götürebiliyormuşuz.
   Filmden çıktıktan sonra sokak köpekleri bile gözümüze tehditkar gözükmüştü.

2 ) Aklınıza gelen soğuk bir espriyi yazın . Eğer aklınıza gelmiyorsa 2-3 kelime saçmalayın. 
   Selam adana ben badana.
   Selam canım ben amcanım.
   Selam sırık ben pısırık.
   İki sene önce arkadaşlarla matematik kitabımın kapağının arkasını bunlarla doldurmuştuk sonra da kitabı kaybetmiştim. Garip.

3 ) Yine aklınıza gelen biri ya da nesnenin adı ile akrostiş yazın ama yazdığınız akrostiş az ya da çok o şey veya kişi ile ilgili olsun.
Tertemiz bir ekranın var
Ender bir LCDliğin var
Lapa lapa sinyal yağıyor
Evimize neşe katıyor
Vizyonun nerede bilmiyorum
İyice de izleniyor
Zilyon kanal çekiyor
Yokluğunda herkes bir hayat ediniyor
Onsuz nasıl zamanımızı boşa harcarız
Nasıl ki, bilemem ki.
   Lütfen bu şiiri görmezden gelelim.

4 ) Seni kim mimlediyse şimdi onun blogunu -sitesini- açıyorsun ve onun bu soruya verdiği cevaptan ilginç bir kelime seçiyorsun . Ve döngünün devam etmesi için yine ilginç uzun ve saçma bir cümle kuruyorsun . Lütfen ben bir kuş gördüm .Yada bizim evde oyuncak ayı var gibi cümleler olmasın olabildiğince uzun ve saçma cümleler olsun . Hadi saçmalama potansiyeliniz görelim :D
   Pekala ama kelime seçip napıyoruz? Gsgdfh.
   Saçmalama potansiyelim adeta bir gökkuşağının sonundaki altın gibi ulaşılmaz, bir öğrencinin okul aşkı kadar sonsuzdur. Filozoflar bunun anlaşılamaz bir beyin hasarı olduğunu, anlamak için saçmalayan beyni moleküllere ayırın buyurmuşlardır. Domateslerin pembesi kadar güzel bu düşünceler, filli boyadan alınmış bir kutu boyayla yeşile boyanmalıdır. Kutu boyalar içinde bulunan kimyasalların son 18 yıldır insan hayatının refahını yükseltip yükseltmediği merak konusu olsa da gorillerin bunun için hiçbir cevabı yok, onlar maymun kuzenleriyle birlikte deneye tabi tutuluyor ve klavyeye rastgele basarak Romeo ve Juliet'i yazmaya çalışıyorlar, çünkü teori bu.
   Cümle kuracağımızı unutup paragraf yazmışım sdfh. İnanın bana ben de bilmiyorum.

   Buradan Annabeth'i Shuu'yu ve Kitsune'u mimliyorum! Görüşürüz!

2 Ağustos 2015 Pazar

Animeli Mim [Kimse mimlemedi ama olsun]


1-İlk olarak animeye nasıl başladın? Nereden öğrendin?
Dört sene falan önce internette tanıdığım herkes Hetalia'yı izliyordu, gittim olaydan ayrı kalmamak adına hiçbir şey anlamamama rağmen ingilizce altyazıyla izledim. Sezon denen olaydan da haberim yoktu, o yüzden ikinci sezona falan devam edememiştim hshdhf.

2-)İlk izlediğin animenin adı ve konusu ne?
   Hetalia: Axis Powers! Ülkelerin insan karakterler olduğu ve bu şekilde tarihi anlatan, komedili bir animeydi sanırım. Çok hatırlayamıyorum, baştan başlayıp son sezonuna kadar sömürmeyi planlıyorum şu ara aslında.

3-)Çok güldüğün bir anime var mı? Varsa adı nedir?
   Buna henüz karar verebilecekmiş gibi hissetmiyorum ಠ_ಠ

4-)Çok üzüldüğün bir anime var mı? Varsa adı nedir?
   Bazı animeler o kadar kötü ki bu beni üzüyor.

5-)Favori Animen nedir?
   'En'ler sorulunca sıcak basıyor. Bu sıcak üzerine daha fazla sıcak da hiç mi hiç olmuyor.

6-)Bu sıralar izlediğin anime nedir?
   Durarara x2 Ten, Kekkai Sensen bir de Zankyou no Terror.

7-)Anime mi yoksa manga mı tercih edersin?
   Aslında manga okumak da güzel oluyor ancak ben mangalara kolay kolay dalamıyorum (Daldım mı çıkamadan boğuluyorum gerçi.), o yüzden "elimde olmayan sebeplerden dolayı, anime" diyorum.

8-)Sevdiğin bir live action var mı?
   Liv ekşın izlemiyorum ben.

9-)En sevdiğin anime türü nedir?
   En sevdiğim yok, her türün güzel bir meyvesi var yani. Isınamadığım bir tür var ama, shoujo, hiç el bile atmadım ama diğer her yer ve her şeyden edindiğim izlenimlere göre hayır, kesinlikle benim türüm değil. Yine de bir ara el atmayı düşünüyorum.

10-)En sevdiğin anime OST'u nedir?
   İzlediğim çoğu animenin OST'ını hatırlamıyorum bile. Sanırım ayrıntılar ve seçim konusunda koca bir sıfırı hak ettim. 

   Dışarıdayken sıkılıp yaptığım ve daha sonra evde tamamladığım mimciğin sonu. Şu an pişmekteyim ve sanırım kısa kesmem lazım, görüşürüz "(owo)/ (İki yüz yıldır kullanılmayıp paslanan yüz ifadesi şeyi.)
   

1 Ağustos 2015 Cumartesi

Deli Olsaydım Kitap Yerdim: Bölüm 2 [Gerçeklikten Küçük Bir Haykırış]


   Gözlerini hafifçe araladı.
   Çok... Önemli bir şey olmuş olmalıydı. Onun için gerçekten de çok... Önemli.
   Gözleri tamamen açıktı şimdi. Çiçek desenli çarşafın altında, kafası yumuşacık yastığın üzerinde, saçları darmadağın yatıyordu. Demek yine burada "gerçeklik" olarak adlandırılan yerdeydi. Pencereden giren ışığa bakılırsa saat on yedi suları olsa gerekti. Kafasını yavaşça yastıktan kaldırıp arkasındaki eski püskü masadaki sarı çalar saati eline aldı. Bu modern bir tasarıma sahip dijital saatin üzerinde on altıyı elli sekiz geçtiği yazılıydı. Bu kurduğu alarmın iki dakika sonra çalacağı anlamına geliyordu. Saatin yanında açık duran kalın defterin sayfalarını çevirecekti ki vazgeçti. Gördüğü şeyi hatırlayana kadar beklemeliydi, kafasını o dünyadaki diğer şeylerle meşgul etmemesinin hatırlamasına yardımcı olacağını düşünürdü.
   Şeftali rengi duvarların arasında, uzun kilimin üzerinden yürüyerek odanın öbür tarafındaki çiçek desenli koltuğa oturdu. Bir zamanlar onunla beraber olan yakını çiçek desenlerinden pek hoşlanırdı. Koltukta duran kumandayla televiyonu açtı. Afrika'da yaşayan timsahlar hakkında bir belgesel belirdi.
   Afrika'da timsahların yaşadığını nereden bilebilirdi ki? Eğer gidip görmediyseniz siz de bilemezdiniz. Ancak gittiğiniz yerin Afrika olduğunu kanıtlamak için uzaya çıkıp konumunuzu onaylamanız gerekirdi. Uzaya çıkmadan Dünya'nın yuvarlak ya da mavi olup olmadığından emin olamazdınız. Belki de tüm insanlık Rüya'nın şehrinde yaşıyor ve interetteki, televizyondaki, her yerdeki her şeyi gizli sahtekarlar yaymış, sahte resimler, videolar hazırlamış, herkesi kandırmışlardı. Kendi gözleriyle görmeden buna inanmazdı. Gördüklerine de inanmazdı genelde. Hatta hiçbir şeye inanmazdı. Kendinden bile emin değildi. Ne gerçekti, ne gerçek değildi? Düşüncelerini alarmın sesi böldü. Dijital saatin yanına gidip kapattıktan sonra geri döndü ve televizyonun iki yanında duran kitaplıkları incelemeye koyuldu. Meşe kitaplıkların yanına gitmişken bir de televizyonu kapattı. Didindiği kitaplık en sevdiği kitaplarla doluydu. Eskiden sevdiği o korku hikayeleri, ağır ve hafif felsefik kitaplar ve kendisinden beklenmeyecek bir şekilde aksiyon türüne mensup kitaplar. Tek tük dram hikayelerini de seçebilirdiniz. Kitapların sayfalarında gezdi biraz, sonra bıraktı. Yer yatağının yanına dönerken odanın ortasındaki kısımda -koridor benzeriydi fakat koridor değildi- durup duvara asılmış tabloları inceledi. Çoğunu kendi yapmıştı ama bir iki tanesini beraber yaşadığı ablası çizmişti. Kendi yaptıkları rüyalarından manzaralar oluyordu genelde. O hep bindiği minibüs, sokaklarında gezdiği şehir, değişik dükkanlarla dolu sokak ve o dükkanlarda karşılaştığı bazı objeler ve tabii ki o insani yaratıklar. Minibüsle hiç şehir dışına çıkamamıştı ama...
   Gözleri bir anda ablasının yaptığı her tipten çiçeğin bulunduğu tabloya kaydı. Bir tane ayçiçeği sanat eserindeki buketin göze çarpmayan bir bölgesindeydi. Ayçiçekleri, ayçiçekleri...
   Sonunda 'rüya'yı hatırladı ve hayatı buna bağlıymışcasına masaya koştu, sandalyeyi çekmeye çalışırken yastığa takıp düşürdü, sonunda sakinleşip sandalyeyi ve üzerinden düşmüş kıyafetleri toparlayıp usulca üzerine oturdu ve aklında kalanları yazdı.
   Onlardan biriyle konuşacakken heyecanlanıp uyandığı anlayıp kendine kızdı, belki bu gece, belki de ertesi gün başarabilecekti bunu. Şimdilik unutmaya ve 'gerçekliğe' odaklanmaya karar verdi. Karşı taraftaki pencereyi açıp temiz havayı içine çekerken dışarıdaki manzarayı izledi.
   Üç katlı bir binanın üçüncü katındaydı. Bu yerde pek de eve uğramayan ablasıyla beraber yaşıyordu. Hayatından memnundu, temel ihtiyaçları karşılandıktan sonra zihni onun için yeterliydi, başka bir şeye ihtiyacı olduğunu düşünmüyordu. Bunları unutup kafasını boşaltarak manzaraya odaklandı.
   Karşısındaki binalar, yaşadığınki gibi iki-üç katlıydı. Farklı farklı renklere boyanmışlardı. Biraz kirlenmiş olmalarına rağmen güzel görünümlü binalardı. Arkalarında, birkaç sokak ötede denizin olduğu görülebiliyordu. Biraz taşlı ve balıklı bir denizdi ama suyu berraktı ve bu Rüya'nın çok hoşuna gidiyordu. Kışın bile suya ayaklarını sokarak küçük yürüyüşler yaptığı olurdu. Bu, onun oldukça iyi hissetmesini sağlardı. Yazları gelen turistleri inceler ve sabahtan akşama kadar iskelede otururdu. Nadiren yüzerdi.
   Her gün gördüğü sokağa baktı yine. Sağ tarafta bir bakkal vardı, önünde bakkalın sahibi ve bir tanıdığı sohbet ediyor gibi gözüküyordu. Her apartmanın bahçesi vardı ve kimisi bakımlı, kimisi bakımsızdı. Bahçelerin birinde oyuncak bir vinç ve kürek görülebiliyordu. Nesnelerin geçmiş hakkında söyledikleri Rüya'nın çok hoşuna giderdi. Bu oyuncaklar şu an oranın ön kapısından annesiyle beraber çıkan çocuğun az önce onlarla oynadığını gösteriyordu. Bir diğer bahçede ise çok güzel bir Sibirya kurdu duruyordu. Rüya hayvanları severdi, bu köpeğin başını da birkaç kez okşadığı olmuştu.
   Yolda iki kişi bisiklet sürüyor, kaldırımda az önce dışarı çıkmakta olan çocuk annesinin elinden tutmuş yürüyor ve annesi de küçük çocuğun söylediklerini onaylayan hareketler yapıyor, sözler söylüyordu. Rüya annesini en son ne zaman gördüğünü hatırlamadığını fark etti. Aslında ebeveynleri hakkında hemen hemen hiçbir şey hatırlamıyordu. Daha hatırlayamadığı pek çok şey daha vardı. Bu başına nasıl gelmiş olabilirdi ki?
   Pencereyi açık bırakıp masaya döndü ve yazdığı her sayfayı baştan sona okudu -hepsini numaralandırmıştı ve şimdiye kadar altmış iki sayfa yazmıştı, tahminen bir aydır gördüklerinin güncesini tutuyordu ama rüyalarının, en azından gördüğü teknik olarak rüya olan şeylerin, daha eski bir geçmişi vardı tabii.
   Dışarıda bir yürüyüş yapmaya karar verdi. Dışarıdayken başkalarının yalnızca zihninde var olduğuna inanacağı ancak Rüya'nın gerçekten de var olduğuna inandığı dünya hakkında düşünmek ona iyi geliyordu. Sandalyenin üstünde duran tişörtü ve bordo pantalonu giydi. Sırt çantasının içine bir çizim defteri, not defteri, boya kalemleri, bir kitap, bir matara ve anahtarlarını koydu. Dairenin kapısından çıktı ve merdivenlerden yavaş yavaş inmeye başladı.