25 Temmuz 2015 Cumartesi

Deli Olsaydım Kitap Yerdim: Bölüm 1 [Ayçicekleri]


   Rüya, her zaman bindiği minibüsteydi yine. Ela renkli gözleriyle dışarıdaki manzarayı seyrederken bu soğukta anlamsızca açık olan pencereden gelen soğuk yüzüne vuruyor, ruhu kadar kara, özensizce toplanmış saçlarını savuşturuyordu. Camın ötesindeki manzara her zamanki gibiydi. Koskoca binalar, gökdelenler boy boy göğe uzanıyor, alt taraflarında dükkanlar, restoranlar müşterilerini bekliyordu. Kaldırımlarda insanlar yürüyor, Rüya onların nereye gittiklerini merak ediyor ama bunu hiçbir zaman bilemeyeceğinin garip huzuru kalbini okşuyordu.
Tekli koltuğa oturmuştu. Minibüste buraya oturunca şanslı hissederdi nedense. Bugün şanslıydı belki de. Bilemiyordu.
   Sonra önündeki koltukta onu görmesi düşüncelerini böldü. Her zamanki zeytin yeşili ceketi ve siyah pantolonuyla sakince oturuyordu. Bu sefer farklı olarak siyah eldivenler, siyah bir bere ve atkı takmıştı. Belki de havanın dondurucu olmasından kaynaklanıyordu. Rüya'nın varlığını fark etmemiş gibi camdan dışarı bakıyordu ama Rüya biliyordu, o, Rüya'yı izliyordu, gözleriyle yüzüne değil, ruhunun içine, zihnine bakıyordu, gözleri olmadan bile yapabiliyordu bunu. Rüya hakkındaki her şeyi biliyor, aklından geçenleri bir bir okuyor ama tek kelime etmiyordu. İsmi, yaşadığı bir yer, yaptığı bir iş yoktu onun. O sadece tanrısal gücüyle Rüya'nın zihnini süzüyordu. O kadar.
   Sonra fark edebildi. Camdaki yansımasından ona bakıyordu yeşil ceketli adam. Atkısı ve beresi sadece gözlerinin görülebilmesine sebebiyet veriyordu. Gözleri onun için yeterliydi, o kahverengi gözleriyle her şeyi anlardı, renksiz soyut gözleri yetmezmiş gibi o derin kahverengi gözleriyle süzerdi kurbanını. Rüya ürperdi, gözlerini dışarıya çevirdi. Dışarıda olmaması gereken şeyler vardı ancak bu gayet doğal geliyordu ona. Boylu boyunca uzanan binalar gitmiş, yerlerine göz uzanabildiğince ayçiçeği tarlaları gelmişti.
   Anlaşılan şehirde olmalarının üzerinden yaklaşık yarım saat geçmişti. Oysa yalnızca bir dakika ya geçmiş ya geçmemişti ama Rüya'nın dünyasında zaman kavramının hiçbir önemi yoktu. O, adına yaraşır bir biçimde bu kavramdan uzakta yaşar, saatlerde gözüken rakamlara aldanmazdı. Onun gözünde insanların hayat süresi de bir yalandan ibaretti. 'Gerçek' zamana göre 80 yıl yaşamış iki insan aslında birbirinden çok farklı yaşam sürelerine sahip olabilirlerdi. Belki birinin hayatı kırk üç,  öbürününki altmış dört buçuk yıl sürmüştü. Bunu asla kavrayamazdınız, kendileri bile kavrayamazdı. Ama belki Rüya'nın önündeki koltukta oturan genç adam anlayabilirdi. O, zaman kavramının tamamiyle dışında bir varlıktı. Rüya bunu biliyordu.
   Hayır, bu adam bir tanrı değildi. Kudreti her şeye yetmezdi, her şeyi bilemezdi. Eşi benzeri yok değildi. Onun gibi pek çoğunu biliyordu Rüya.
   Hava oldukça sıcaktı şimdi. Üzerinde başından beri mi vardı bu askılı üst ve kısa şort, yoksa daha sonradan mı böyle olmuştu? Anlaması zordu. Ama bu önemli değildi. Hiçbir şey önemli değildi zaten. Her şey anlaşılmazdı. Şehirdeyken var olan o soğuk havanın ve gökyüzündeki kapkara bulutların otuz dakikalık mesafede bir anda yok olması önemli değildi. Önündeki adamın hala atkı bereyle duruyor olmasına rağmen en ufak bir rahatsızlık belirtisi göstermemesi önemli değildi. Güneşin gözüne giriyor olması önemli değildi. Her şey anlamsız birer boşluktu Rüya'nın gözünde.
   Tarlaları izledi bir süre. Hiç bitmeyeceklermiş gibiydi. Belki de bitmezlerdi, bilemezdi. Bu düşünce onu hiç mi hiç korkutmuyordu. Tam tersine, içine sonsuzluğun huzuru doluyor, bu huzurunu yalnızca tarlaların eninde sonunda biteceğini düşüncesi bozabiliyordu ancak Rüya eninde sonunda sonsuzluğa ve onun verdiği tatlı hisse ulaşacağına inanıyordu.
   Minibüste biraz göz gezdirdi biraz. Koltuklar, sıradan minibüs koltuklarıydı ve sadece iki tanesi doluydu. Bir şöförü yoktu burasının, Rüya ve isimsiz varlık dışında bir yolcusu da. Bunun güzel bir şey olduğunu düşünerek favori bez kol çantasından bir kitap çıkardı. Her zaman yanında en azından üç kitap taşırdı, bu onun alışkanlığıydı. Bu kitapları okumaya daima fırsatı olurdu, ne de olsa zamanının yüzde doksanında kimseyle iletişim kurma gereği duymazdı. O, insanlara seslenen kağıt parçalarına kulak verirdi. Gerçi bunlar da insan zihinlerinden çıkmaydı. Bu da bir iletişim türü sayılmaz mıydı? Rüya, bu soruyu umursamaz, sezgilerine kulak verir ve 'gerçek' hayattaki insanlarla iletişim kurmaktansa bu çantasında taşıdığı kitaplara kulak verirdi.
   Şimdi okuduğu kitap kırda yaşayan bir aile hakkındaydı. Popüler olmayan, kısa bir kitaptı ve Rüya bu kitabı bir kaç sefer okuduğunu anımsıyordu. Bu kitapta yapılan betimlemeler içine çekiyordu Rüya'yı. Taşıdığı diğer iki kitaptan biri söyleşi, ötekisi ise yeni çıkmış ancak Rüya'nın hakettiği popüleriteye ulaşmadığını düşündüğü kalın bir kitaptı. Küçücük yazıları ve yeni olmasının verdiği çok hoş bir kokusu vardı. Belki de insanlar uzun sayfaların, küçük yazıların arasında dolaşmanın verdiği muhteşem duyguyu anlayamıyordu, o yüzden bu kitap yayılamıyor, kimse onu...
   Bir ses düşüncelerini böldü. "Küçük yazılar ve uzun sayfalar önemsiz." diyordu. Önündeki koltukta oturanın sesiydi bu. Hiçbir zaman duymamış olduğu bu derin sesin verdiği heyecanla kalbi hızlı hızlı çarpmaya başladı. Onlardan biriyle konuşuyordu.

23 Temmuz 2015 Perşembe

Yazılarımı nedensiz taslak yaptım ve bundan gayet memnunum ve dönüş yazısı yazıyorum.


   Uzun başlık yazmayı özlemişim.
   Merhaba! Tatil nasıl gidiyor?
   Ben evde ya yatakta bir fok balığı gibi uzanıyorum ya da sandalyemde oturup bilgisayarın başında işsizce takılıyorum. Bütün arkadaşlarım tatildeyken bu acıtıyor. Cidden.
   O değil de, hava 38C° olur mu be?! İnsan vücudunun katlanabileceği en yüksek sıcaklıktan yalnızca 32C° az. Arada buharlaşıyorum galiba, hüzünlü bayağı. Bir sabah uyandığımda kendimi sıvı halde bulursam şaşırmam.
   İçinizi ısıtan şarkılar olur ya, bence olmasınlar şu ara. Çok sıcak. İçimi ısıtan şarkılara denk gELMEK İSTEMİYORUM. Dışım. Zaten. Yeterince. Yanıyor.
   Görünüşe bakılırsa sıcak dış vücudumu değil, beynimi de eritti. Zavallı lobus frontalisim...
   İtiraf ediyorum, evde o kadar sıkılıyorum ki okulun açılmasını istiyor olabilirim. Belki de içten içe istemiyorum, çünkü normalden 5 dk önce uyandırıldığımda baya uykusuz hissediyorum. Sanırım o kadar sıkılıyorum ki kafamda kavramlar karıştı. Yani, neden okulun açılmasını isteyeyim ki¡¿
   Evde boş boş otururken tabii internete dalıyorum. Şu tarz internetin karanlık tarafından şeyler bulduğum oluyor:

BAAAAAA

   Keman çalmaya başlayacağım sanırım. Daha doğru düzgün nota okumayı bile bilmiyorum gerçi, o işi becerebildikten sonra başlayacağım zaten. Bayağı zor görünüyor, ki öyle, ama ne zor değil ki sdfgfd.
   Aklıma geldi de, geçen bi arkadaşla şehrin işlek bir yerinde yürürken Hristiyanlığı tanıtan Protestan mezhepli Güney Korelilere rastlamıştık. Bazıları müzik yaparken bazıları kart falan dağıtıyordu. Bir tanesi keman çalıyordu ve o an keman çalmanın zorluğunu ve muhtemel boyun fıtığı yapma ihtimali aklıma geldi. Umarım biz gittikten sonra Çinli sanıp dövmemişlerdir.
Diyecek pek bir şeyim yok sanırım. Eh, sonuçta bir şey de yaptığım bir şey de yok.
   SICAAK. NEEM.
   Neyse, görüşürüğz!!