3 Aralık 2015 Perşembe

Cicikuuuş, cicikuuş!

   Hayvan bakmakta gerçekten de berbatım.
   Beni biliyorsanız, bundan yakındığımı defalarca kez duymuş olmalısınız. Hayvanların benim ellerime bırakılmış olmaları işkenceden farksızdı.
   Evet, işkence seviyesinden bir arpa boyu ilerlemiş oldum. Bir evcil hayvanım var. O, Avustralya kıtasına özgü Melopsittacus içinde yer alan tek kuş türü. Evet, bildiniz! O bir muhabbet kuşu.
   Papatyalı Pizza'dan bahsetmiş miydim? Ah, evet, Annabeth'le koyduğumuz ilk ismi buydu. Klasikleşmiş muhabbet kuşu isimlerine bir başkaldırı hareketi olarak koyduğumuz bir isimdi ama daha çok bir Tumblr blogu ismine benziyordu. Sonradan ona Limon demeye başladık. Ayrıca, ilk başta dişi sanmıştık ama büyüdükçe erkek olduğu ortaya çıktı. Gagası renk değiştirdi?!
   Limon'un ele alıştırmayı becerdiğim ilk kuş olması konusunda o kadar heveslenmiştim ki.. Sonuç? YİNE. BECEREMEDİM. Birkaç kez kuş beslemiş ve sihirli bir biçimde eline alıştırabilmiş "crazy bird lady" diyebileceğim bir arkadaşımdan esinlenmiştim. Esinlenmek yetmiyormuş. Bazı şeyleri yaşayarak öğrenmek zorundasınız, evet, acı gerçekler..
   Garip olan şey kuş benden korkmuyor. Ben kuştan korkuyorum. Ben korkunca o da korkuyor?! Sebep olarak annemin parmağını birkaç sefer hatırı sayılır bir şiddetle ısırmasını gösterebilirim. Bunun muhabbet kuşlarının avuçlanmaktan hoşlanmamasından kaynaklandığını kabul ediyorum pekala. Yine de her muhabbet kuşu içinde en yırtıcısından bir kartalla falan yaşıyor olmalı, bunu unutmamak lazım.
   Limon hakkında bir iki şey biliyorum. Indie rock gruplarını dinlemeyi seviyor. Zeki bir kuş, kafesini açtık mı kapatmamıza üç gün boyunca izin vermemişti. Yem yiyeceği zaman hep etrafını kolluyor, birinin yaklaştığını gördü mü kafesin kapısına çıkıyordu. Eh, muhabbet kuşlarının zekice davranışlarını duymuşluğunuz vardır mutlaka. Çiçek kemirmeyi de seviyor, uzattığım çiçekleri kemirmesini izlemek gerçekten güzel.
   Elime alıştırsam bütün gün dışarıda gezdireceğim hayvanı. En son baktığımda kuşlar insan dili konuşamadığından ona güven vermeden bunu anlatabilmemin imkanı yok gibi gözüküyor. Ha, taklitten söz etmiyorum. Kuş benimle otursun muhabbet etsin diye bir derdim yok cidden. Konuşmasa da olur. Ama parmağıma omzuma başıma konsun. Lütfen.
   Muhabbet kuşunun çektiği çileyi başka bir evcil hayvan çeker mi acaba? İsim kıtlığı mı, o bağıra bağıra ötüşlerinin karşılıksız kalması, sahibinin %96.5 ihtimalle sana adam akıllı bakamayacak olması... Büyük ihtimalle küçük bir çocukken muhabbet kuşlarına olan tavrımın beni şu an hayrete düşürüyor olması bende bu algıyı yarattı ama bana kalırsa her evcil hayvanın çektiği bir çile olsa da muhabbet kuşlarınınki ayrı. Kuşumun mutlu olmayı hakettiğine inandığımdan sukiüstü bir gayretle onunla ilgileniyorum. Project birbs.
   Şimdilik bu kadar, evcil hayvanlarınıza iyi bakın, görüşürüz!



29 Kasım 2015 Pazar

?!?2+2=?!?!

Yazılara resim koymazsam çok boş kalmış gibi geliyor

   Matematikten hiçbir şey anlamadım. Bir şey anlamadığım için matematiği sevemiyorum.
   Ama matematikten bir şey anlayabilmem için matematiği sevmem gerekiyor.
   Aslında, kulağa kompleks gelse de, sanırım matematiği anlamaya çalışmayı sevmem lazım, o kadar. Tam toparlayamıyorum, ama, neyse. Matematiğin sevilmemesinin sebebi anlaşılmasının zorluğudur zaten. Dışlanmış, sevilememiş.. Ama gururlu!!!
    Matematik bir yana.. Onu bir yana atınca, ne diyeceğimi bilemedim şimdi. Düşüncelerimi toplayamıyorum, neyi anlatıp anlatmayacağıma, nasıl anlatacağıma karar vermek imkansız gibi.
   Kendi beynimin içinde battım. Bir şekilde.
   Zihin sağlığımı koruyabiliyor olmam güzel bir şey, ama sanki, çoktan kaybetmiş olmam gerekirmiş gibi geliyor.
   Gereksiz gereksiz söylendim yine. Bu blogda bundan başka bir şey var mı ki? Sırf negatifleştiğimde ya da gereksiz düşüncelere daldığımda buraya yazıyorum zaten. Hiçbir işlevi kalmadı. Buranın hiçbir işlevi de olmamıştı zaten. Öyle, köşede, gereksiz, söylenmelerden ibaret bir blog şeysi. Ne güzel. Zaten blog yazmaya başladığımdan beri yazacağımı günlüğüme yazıyorum, geriye bir şey kalmıyor. Çok başarısız hissediyorum yazma konusunda.
   Aslında her konuda başarısız hissediyorum. İlgilendiğim her konuda benden iyi olan bir tanıdığım var. Yazmak, çizmek, okumak.. Ama ilgi alanları en iyisi olasınız diye yoktur yani, değil mi? Hem, en iyi nedir ki?! Ayrıca, sanat, okumak gibi şeyler insanın yalnızca iç dünyasını ilgilendirir? İşte, bu konuda rahatsız olduğum nokta bu.
   Buna benzer, saçma derece saçma şeylere takılıp kalıyorum ki, bu takıntılarımı yenmek yerine onları göz ardı ediyor, etkisiz hâle getiriyor, bune yeaağpff diyerek bir kenara atıyorum.
   Ama hayır. İnsan, zihninde yatanları çözümlemeli. Yoksa bu hep sorun olur onun için.
   Sürekli kendimden konuşmaktan nefret ediyorum. Ama buna ihtiyaç duyuyorum. Üzgünüm. Kendim hakkında konuşmaktan o kadar nefret ediyorum ki kendimle bile kendim hakkımda kısa bir sohbet edemiyorum. Kendimi içten içe saçma, gereksiz görürken nasıl oluyor da paçalarım egoyla ıslanıyor?
   Kendimden utanıyorum.
   Ben ne yapıyorum?

16 Eylül 2015 Çarşamba

Yayın Balığı (Bu başlığı birkaç sene önce de kullanmıştım sanki?)


   Düşüncelerim hakkında en nefret ettiğim şeyler kesik kesik gelmeleri ve mantıklı bir şey düşündüğümde illa ki İngilizce olması olsa gerek. Az önceki cümle de sadece kesik bir düşünceydi mesela. Düşüncelerimi hızlıca toparlayabileceğim günler çok mu uzaklarda? Neyse, konumuz bu değil. Daha iyisi, konumuz yok!
   Ne olup olmadığınız ergenliğinizden yirmilerinize olan süreçte daha çok belirginleşir mi? Kişilik oturmasına ve zamanın her şeyin ilacı olduğuna güvenebilir miyiz?
   Kişiliğin yüzde yetmişi doğuştan gelir diye biliyorum. Kalanı yedi yaşına kadar falan oluşurmuş -dediklerim yanlış olmasın, benim bildiğim bu şekilde yani. Ama muhtemelen hemen hemen böyle. Hayatınız ise sizdeki bu kişilikle beraber yaptığınız belirsiz ve anlık tercihlere bağlı bir zincirden ibaret.
   Türümüz çoğumuzun düşündüğü kadar gelişmiş değil. Fiziksel anlamda çoğu diğer canlıdan beteriz ve zihinsel olarak ise, halen doğuştan gelen içgüdülere sahibiz (Zihin de fiziğin bir parçası değil mi zaten?), doğadan ayrı ve rasyonel canlılar değiliz. Ama bu doğaya ve içgüdülerimize tamamiyle uymamız gerektiği anlamına gelmez. Bilincimiz doğanın bize verdiği diğer şeyleri kısmen de olsa değiştirme şansı verir. Yeterince bir iradeniz varsa tamamiyle farklı bir kişiliğe bürünebilirsiniz. Eh, irade de içinizden gelir ve bazı şeyleri değiştirmek imkansızdır tabii. Kendi vücudu, hatta bilinci üzerinde tam bir hakimiyeti olmayan varlıklar olmak bir bakıma üzücü. Ki, bu bilinç belirli şartlar olmadan düzgün çalışmaz. Mesela geceleri daha iyi düşünüyorum, bunu engelleyemem. İki dakika güneşte kalınca pişmekte olduğum dışında pek bir şeye kafa yoramam. Aç olursam direk performansım düşer zaten.
   Ama evrenin bize verdiği konumu seviyorum. Ne varlığımız üzerine fazla sorumluluğumuz olacak denli rasyonel ve hakimiyet sahibiyiz, ne de tamamen içgüdüseliz.
   Anlayamadığımız şeyler olması güzel. Zaten insan zihni anlayamadığı şeyler olmadan ne işe yarar?
   Görüşler birbirinden o kadar farklı olabiliyor ki hiçbir görüş belki de doğru değildir, ancak hiçbir görüşün doğru olmadığı görüşü kendi kendini yalanlayarak garip bir durum oluşturmuyor mu? İnsanlığın bilinç sınırlarının garip bir örneği daha.
   Vay be. Bir konumuz olmuş. Şimdiye kadar yaşadığım şeyler, ben gerçekten yaşamaya başlamadan önce olan tesadüfler sayesinde bunları yazıyorum. Bundan sonra olacak şeyler bu yazıyı yok edebilir, mesela internet yok olabilir veya ben bu yazıyı bilerek veya yanlışlıkla yok ederim vb., olasılıklar sonsuz. Bu yazıyı hiç yayınlamayabilirim de. Eğer paralel evrenler gerçekten varsa pek çoğunda ben yokum, bazılarında belki bunu yazarken seçtiğim kelimeler farklı, kimisinde belki şu an evde başka bir şey yapıyorum, bu yazıyı sabah onda yayınlıyorum, ülke dışındayım, ölmek üzereyim veya hiç hayal edemeyeceğim bambaşka şeyler başıma geliyor.
   Şimdilik bu kadar, görüşürüz!

28 Ağustos 2015 Cuma

Okulların açılmasına tam bir ay kalmışken...

   Hatırlattığın için sağol mu dediniz? Önemli değil.
   Evet arkadaşlar, bir, 'ki, üç, çığlık atıyoruz!
   AAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAA!!!!!!!
   Aslında bu yazıyı önceden yazıp bu tarihte yayınlamayı planlıyordum ama tabii ki benim gibi birinden önceden bir şeyi tamamlamış olmasını bekleyemezsiniz.
   Bir ay kalmış olmasına rağmen, nakiller sağ olsun, hala hangi okula gideceğimi bilmiyorum. Muhtemelen aynı yerde kalacağım ve istediğim yer tutmadı. Aslında ikinci sınavı batırmasaydım istediğim okuldan çok daha yüksek puanlı bir okula girebilirdim. Bunun önemli olmadığı, sonuçta belki tutmuş olan okulda olmanın daha iyi olabileceğini kendime ve istediği puanı alamayan arkadaşlara kabul ettirmeye çalışarak pozitiflik yayan bir yıldız gibi davranıyor olsam da, kendimi dövmek istiyorum. Ahaha, hadi ama Suki, bir sene sonra bunun ne önemi olacak ki? Yeni okulunda, muhteşem okul hayatını yaşarken bunları hatırlamayacaksın bile... AAAH. Hala onuruma yediremiyorum ama bu da onurum yüzümden oldu. İyi yanından bakalım, bu hatamdan ders çıkarmış olurum, değil mi?.. *çıkarmadı*
   Böyle tatsız konular bir yana, tatilimi değerlendirebilmiş olmam güzel bir durum. Tatile başlarken yaptığım planların çoğunu şimdi gerçekleştirmek istemediğime/gerçekleştiremeyeceğime karar verdim. Ama tatil içinde başlamadan planlamış olsam da olmasam da yaptığım pek çok şey oldu. Gezdim, kitap okudum (Alışkanlığım ölmenin eşiğinde gibi hissediyordum, ama hala gayet diri.), çizimimi geliştirdim, muhtemelen bir üst modelime güncellendim.
   Şu aralar hayatımda bir ilke imza atarak para biriktirmeye kalkışıyorum. Bir ay falan o paracıkları harcamamaya çalışacağım. Kendime harcama konusunda izin verdiğimde ise hiç hesaplı olacağımı sanmıyorum. Ben, çok şey almak isteyen bir insanım ama aldım mı da değerini bilirim, bir işe yarar mutlaka. Eh, öyle olmasa savurganın teki olurdum. Çok para harcıyorum ama savurgan değilim. Her nasıl oluyorsa.
   Çizim konusunda internette kendimi ortaya çıkarmaya cesaret edebilecek seviyeye geldiğimi düşünüyorum. Tek ihtiyacım olan, kağıt. Birinci çizim tarzım için küçük ve kaliteli kağıtlı bir defter, ikincisi için ise çizim için hiç tercih edilmeyen bir kağıt tipini, fotoğraf kağıdını kullanmayı planlıyorum.
   Sağdaki anaokulunda çizdiğim, soldaki de şimdiki. Fena değil, ha? Karşılaştırma koyayım da şimdiki anatomik hatalarım anlaşılmasın :'D

   Yandaki ise ikinci çizim tarzım. Kiki'yi çizdim! Berbat bir kamerayla çekmenin sonucu olarak renkleri kötü olmuş, ama neyse. Bir gün bir şeyler karalayayım derken bir anda böyle çizmeye başladım, neden ve nasıl oldu anlayamıyorum doğrusu.
   Bilgisayar aşırı yavaşladığından -muhtemelen virüs bulaştı- format atılana kadar dijital çizimle uğraşacağımı sanmıyorum. Yıllarca kalınlık-incelik ayarını, yani "pen pressure"yi ayarlamamışım, ona yanıyorum. Ne olduğunu bilmeden yaşamışım yani, tebrikler Suki. Düzeltme çabalarım başarısız olunca da dijital çizim için olan motivasyonum iyice düştü. Üzücü.
   Okula dönecek olursak, belki bunu duyunca beni takipten çıkaracaksınız ve ayrı dünyaların insanı olduğumuzu düşünecekseniz veya tam tersi, vay be azınlıktan garip biri daha diyecekseniz ama, tatilden sıkıldım. Yanlış duymadınız. Tatilden sıkıldım.
   Hayır, okulu özlemiş değilim ve muhtemelen okullar açılınca saçmalamış olduğumu düşüneceğim ama an itibariyle tatille yapacak bir işim kalmadı ve tüm günlerimi zaman kavramını kaybetmiş bir şekilde evde sürünerek geçirmek çekiciliğini kaybetti.
   Bir ay sonra yaşanacak olayın iyi ve kötü yanlarını düşünüyorum. Okulların açılmasının iyi yönleri on yılın ardından ilk defa başka bir okulda okuyacak olmam. Sonunda yeni bir ortam, yeni insanlar, yeni yollar vb. vb. Negatif yönlerine gelecek olursak.. Burada yalnızca ortaokula bakarak konuşuyorum. Zorla bize bir şeyler ezberletmeleri. Tabii ki çocuklara insanlığın şimdiye kadar elde etmiş olduğu bilgi birikimini öğretmenin kötü bir şey olduğunu savunmuyorum ama başka eğitim sistemleri hakkında bildiğim tek tük şeylere göre bazılarıyla karşılaştırılınca daha ezberci bir sistemimiz olduğu söyleyebilirim. Ayrıca her insanın farklı öğrenme tarzları olduğunu göz ardı ediliyor, sırf ülkemiz için geçerli değil ama burada, yine bazı yerlerle karşılaştıracak olursak, daha belirgin bir durum. Örneğin herkes kolayca saatlerce sırada oturamayabilir veya salt yazıdan bir şey anlamayabilirler. Okullarımız uygulamadan çok teoriyi öğretiyor, fenden çokça nefret eden çocuklar tanıyorum ve biliyor musunuz? Bir gün deney yaparken (Sınıfımız için sıra dışı bir durum.) en çok onlar heyecanlandılar. Bir sınavda, uygulamayla gösterseler doğru yapacağım soruyu, sırf uygulamaya değer verilmemesinden, göz ardı edilmesinden dolayı yanlış yaptım.
   Ben şu yaşıma kadar ne mikroskop ne başka bir şey görmedim ve bu beni çok sıkan konulardan sadece biri. Bir suçlusu da okul labaratuvarımızı sınıfa çeviren müdür, o kadar öğrenci kabul etmeseydin amcacığım, eğitimimizi kısıtlıyorsun burada. Ancak tek suçlu müdürümüz de değil. O kadar çok bilgiyi öyle kısa bir zamana sıkıştırıyorlar ki sınav zamanına kadar deneyleri yapmaya nasıl fırsatımız olsun? Öğretmen de, öğrenci de mağdur oluyor burada. Bir soğan hücresi inceleyeceğiz diye iki sene bekledim ben. Bir soğan hücresi yahu. Çok mu zor öğrencilere bu imkanları sağlamak? Çok mu zor? Ve sonuçta da inceleyemedim. Okulumuzda mikroskop olmasına rağmen. Soğan hücresi yalnızca bir örnek tabii, öğrettikleri tonlarca bilgiyi deneyle gösterseler ne güzel olacağını hayal edebiliyor musunuz? Geleceğin kaç bilim insanını öldürdük bu şekilde? Diğer pek çok ders için de geçerli bu dediklerim, fen bilimlerine ilgimden dolayı yükleniyorum. Okulumuzun canımız öğretmenleri öyle zor soruyorlardı ki neredeyse bıkma seviyesine gelmiştim, Neyse ki bu hatadan kıl payı döndüm.
   Bazı dersleri öbürlerinden üstün tutulması da cabası. Matematik mesela, ve Türkçe, dilimizi, matematiği tabii ki öğreneceğiz ama neden diğer derslerden daha üstün? Mesela, resmin, müziğin eksiği ne? Ya beden eğitimi? Sanat ve spora niçin gereken önem verilmiyor? Oysa resim dersinde sanat tarihini öğrenebiliriz hiç olmazsa, müzik de sırf flüt çalmak da olmamalı. Beden eğitimi ise, bu öğretmene göre değişir tabii, niye neredeyse boş ders olarak görülüyor? Bazı çocukların ilgisini çekecektir, hiç olmazsa dersleri ciddiye almalarını sağlayacaktır bunlar peki bunlara niçin önem vermiyoruz? Niye içimizdeki sanat ruhunu öldürüyoruz? Neden bu derslerin sıkıcılık seviyelerini sonuna kadar zorluyoruz? Okul, sistemimizi gözden geçirirsek çok çok daha iyi bir yer olacağı açık değil mi?
   Ortaokuldan henüz mezun olduğum için liseyi görmeden bunları söyledim, lisede muhtemelen çok daha iyi koşullarla karşılaşacağım ama bazı şeyler değişmeyecek. Bu konuda söylenecek daha çok şey var ve benim söylediklerim yalnızca sinirli bir liselinin söylenmeleri. Gözden kaçırdığım çok şey olmuştur mutlaka. Ellinci kez yazıyı gözden geçirerek şimdilik gidiyorum, bay bay!

19 Ağustos 2015 Çarşamba

Sultan II. Gölge Hazretleri

9.08.2015
   Bugün dört tane kedi buldum!
   Arkadaşımın ailesiyle, biraz dışarı çıksam güzel olur diye düşünüp gezmeye çıkmamla başlıyor bu olay.
   Ben normalde kedileri fazla sevmem. Herkes aaay olurken ben tepki vermeyebilirim. Doğrusunu söylemek gerekirse son seviye olması gereken kedi sevgim orta düzeydedir. Gerçekten sevilmeyi hak eden bir tür.
   Yolda gördüğümüz kedileri seve seve, okşaya okşaya yürüyorduk. Kedi kaynadığı kadar insan kaynayan bir yerdi. Şehirde insanların gezmeye çıktığı yerlerden. Birkaç iskeleye bağlanmış gemi, yosunlar, küçük ayaklarıyla nemli deniz kenarında dolaşan garip küçük böcekler, hafif dalgalı bir deniz ve kayalıklar. Hoş.
   Ancak rastladığımız iki kedi biraz farklıydı.
Karanlık olduğundan pek iyi çıkmamış ama..
   Tüyleri oldukça düzgün, bakışları farklı bir hava veren sevilesi kedilerdi bu ikisi. Özellikle kötü ışık altında telefon kamerasıyla çekilmediklerinde.
   Fotoğraftaki yavruya "Yumak" adını verdi arkadaşım. Annesini isimsiz bıraktık, tırmaladığından çok da uğraşmamaya karar verdik. O da uzaktan bizi izledi.
   Bu ikisiyle takılırken bir yavru daha belirdi, kardeşine benziyordu, ancak biraz daha koyuydu. Ona Martina ismini verdik, daha doğrusu arkadaşın kardeşi verdi.
    Sonra bir kedi daha, ruh kedim. Belki de ruh hayvanım değil ama ruh kedim. Baştan aşağı simsiyahtı, gözleri ve tüyleri. Beni yanımdakilerden daha çok sevdi. Arkadaşla ona isim bulmaya uğraştık. Oyuncu, İnci, Siyah İnci ve daha değişik şeyler. Sonra kayalıklardaki gölgelerde kaybolduğunu görünce aklıma Gölge ismi geldi. Tamam, Kitsune'nin kedisinin isminden aklıma gelmiş olabilir ama cidden çok yakıştı. Aslında değiştirecektim ama arkadaş ısrar etti, ben de bu yakışmışlıktan dolayı itiraz edemedim.
   Yaklaşık... Bir saat falan kedilerle oynadık. Oradan gidecekken annemi aradık. Apartmanın bahçesinde bakabileceğimi söyledi.
   Kediyi götürüyorduk, kucağımızda kendi ayaklarıyla oyun oynuyordu. Ama yolun yarısında yetişkinler bizi fark etti ve daha küçük olduğundan götüremeyeceğimizi söylediler. Biz de bıraktık tabii.
   Sonunda kediciksiz eve vardım. Kişiliğiyle, sevimliliğiyle garip bir biçimde bağlandığım küçük dostum yanımda değildi. Annemler hani kedi nerde diyerekten şaşırdılar tabii. Ben de bayağı üzülmüştüm ama yapacak bir şey yoktu, belki gerçekten de küçüktü.
   Yarın gidip orada mı diye bakacağız, belki götürebiliriz, kim bilir?

10.08.2015
   Şu an elektrikler kesilmiş durumda ve telefonumdaki uygulamadan bunları yazıyorum.
   Son zamanlarda elektrik kesilip duruyor. Bu gerçekten de sinir bozucu. Sırf bizim mahallenin elektriği kesiliyor, çevredekilere bir şey olduğu yok. Bu terbiyesizlik değil de nedir?! Bir düzeltemediler gitti. Trafo patlamış. Benim de canım sıkılıyor tabii.
   İnternette yazdığı üzere akşam beşte gelecekmiş elektrik. O saate kadar ne yapacağım?
   Kuzenimden "ödünç aldığım" (Hemen hemen her sayfasını kullandım.) başıboş, gereken değeri görmemiş ancak ellerimde paha biçilemez bir hazineye dönüşmüş ayrıntılı, "yetişkinler için" boyama kitabından bir sayfadaki kuşu boyayarak oyalanmayı denedim. Ama olmuyor, bunu yapmaya uygun bir ruh halinde değilim. Sonuç olarak üst kata çıktım ve mor koltukta uzanarak bu satırları yazıyorum. Hafif bir meltem perdeleri hareketlendiriyor. Görünüşe bakılırsa kardeşim yine saçma bir nedenden dolayı sızlanıyor. Bugün sıkıntıdan kaçış yok gibi. Görünüşe bakılırsa böyle durumlarda süslü betimlemeler kullanmaktan hoşlanıyorum.
   Gök gürlüyor.
   Yağmur yağmaz diye umut ediyorum. Kediler yağmurdan kaçar ve bu akşam Gölge'yle eve döneceksem, en azından onu görebileceksem yağmur yağmaması lehime olur.
   Sanırım diyecek pek bir şey yok. Hala Gölge hakkında endişeleniyorum. Ayrıca elektriğin olmaması wifi'ın çalışmaması ve sonuç olarak internetin de olmaması demek olduğunu ve benim de tam anlamıyla bir internet bağımlısı olduğumu düşünürsek... Gerçi, birkaç saat internetsiz kalmak sorun değil. Gölge'ye bakmaya giderken dünkü arkadaş da gelecek galiba, whatsapp'tan ulaşacaktım, ama olmuyor şimdi. Telefonunu arayabilirim ama şu an bir acelesi yok.
   Annemin komşularla konuştuğunu duyuyorum. Elektrik yarım saate gelir diyorlarmış. Umarım öyle olur. Şimdilik bu yazıyı yazmayı bırakıyorum. Görüşürüz.
-Birkaç saat sonra-
   Misafir geldi. Annem kedi konusunu açtı ve getirmemden hoşlanmayacağı çok belli. Can sıkıcı.
   Keşke evin içinde bakmama izin verse. Kendi evime çıkınca evde kedi bakabilirim belki. Evi seven bir türden alırım, mutlu mesut yaşarız... Ah, sanırım kediler benim de beynimi ele geçirdi! Eh, bu beni hoşnutsuz etmiyor, o kadar hoşlar ki!..
   Ah, Gölge, aramızda engeller var! Bazıları ilişkimizden hoşlanmıyor gibi gözüküyor! Ama merak etme, ben... Ah, ne diyorum ben? Sanırım beynim sahiden de kontrol ediliyor.
   Neyse. Sanırım moral bozukluğu ve can sıkıntısı denizinde boğulmaya gidiyorum. Ja ne!
-Akşamüstü-
   Şu an leptoptan yazıyorum. Bayağıdır kasıyor diye açmıyordum, buradan kullanmak da epey güzel yahu.
   Elektrik gelene kadar oyalanmak düşündüğüm kadar zor olmadı. 
   Gölge işi yarına kaldı. Umarım onu bulabilirim!

11.08.2015
   Bu tarihi belki bir, belki de iki hafta sonra bu tarihi yazıyorum ve tam hatırlamıyorum, o yüzden özet geçeceğim: Gölge ve ailesini yine bulabildim ve kardeşinin süt emdiğini gördüm, Gölge'nin de emiyor olduğunu düşündüm ve orada kalmasına karar verdim. Ayrıca sonradan o çevreye gittiğimde onları göremedim, aslında benzer kediler gördüm ama onlar mıydı bilmiyorum.

   Kedi sevgimin kabarması ve insanların kediler hakkında hikayeleri sevdiğini düşünmemle yazdığım yazının sonu! Yıllar sonra ilk defa bir hayvana bu kadar fazla bağlandım, Gölge'yi halen çok seviyorum. Umarım bir kez daha onu görebilirim. Görüşürüz!

17 Ağustos 2015 Pazartesi

Mimsiz Olmaz [Korku Mimi, Neden Blog Yazmaya Başladım ve Hakkımda Bilmediğiniz 11 Şey]

   Bonjour.
   Bundan böyle her yazımda farklı bir dilden sizi karşılayacağım ve bunun hiçbir nedeni yok. Ama eğlenceli olduğu inkar edilemez. Aslında edilir ama bence edilmesin yani. Etmeyin lan.
   Öncelikle, korku mimi. Kopyala yapıştırdan çıkan yazı düzeni sorunları olmasın diye soruları tek tek yazacağım. Hadi bakalım.


 
1) Geçmişe inip korkularının temelinden başlayalım. Küçükken seni en çok ne korkuturdu?
   Arkadaşım beni korkuturdu. Evlerine gidince lavabodan çıkmaya korkardım çünkü çıkınca beni korkuturdu ve her seferinde korkardım. Aynı şekilde evlerine gelmişken asansörden inmeye de korkardım. Görüş alanımdan ne zaman çıksa gerilirdim. Durum onun ergenliğin getirdiği üşengeçlik septomlarından dolayı hafiflese de hala korkuyorum.
   Tamam, bu sayılmazdı galiba ama pek değişik bir korkum yoktu. Karanlıktan korkardım, uzun süre de tek başıma uyumaktan korktum. Klasik.

2) Peki, artık büyüdün ama yine de korktuğun çok şey var. Nasıl bir atmosferde (yerde, mekanda) gece yalnız başına kalsaydın çok korkardın?
   Muhtemelen o saatte pek çok yerin olduğu gibi bomboş ve karanlık bir yerde. Lambaların yanmadığı bir sokak veya içinde kapalı kaldığım bir okul gibi. Ama istisnalar var tabii. Mesela ajanlık görevimde karanlık bir yerde havalı bir şekilde kapana kısılmış olabilirim yani.

3) Kabuslarında ne görürsen bütün gün etkisinden çıkamazsın?
   Çok uzun zamandır pek etkili olan kabus görmediğim için kestiremiyorum. Genelde rüyalarımı unutuyorum ve çok da önemsemiyorum nedense. Bütün gün etkisinden çıkamayacağım bir kabus görmem herhalde, gerçek dünyanın kabusumdaki gibi olmadığını sevinçle fark eder ve ardından pek takmam (?)

4) Düşündüğünde seni en çok ne gergin hissettirir?
   İnsanlarla olan ilişkilerim ve hakkımdaki beklentiler.

5) Yurt dışındasın ve ilk Cadılar Bayramı deneyimin. Nasıl bir kostüm giyerdin?
   Muhtemelen ya cosplay ya da kendi tasarladığım hem ürkütücü hem hoş duran bir kıyafet.

6) Olmasın tabii ama biri/bir şey evine girip seni öldürmek istese ne yapardın?
   Çığlık atar, katilim tarafından bulunur, son esprimi yapar ve ölürdüm. Veya önüme gelen ilk yere saklanır ve yine bulunurdum. Bir diğer ihtimal ise balkona çıkıp yardım için bağırmam hatta bir şekilde kaçmaya çalışmam. Panik anında ne yapacağım belli olmaz. Öldürücü varlıkla karşılassak elime geçeni suratının ortasına (ya da uzaylı, makine ya da robot falansa onu bozacak bir yerine.) fırlatırdım.

7) Ruhani varlıklar sence gerçekten aramızdalar mı?
   Belki biz onların dünyalarını basmış şeytani ruhani varlıklarız! Açıkcası bir fikrim yok, yarı yarıya bir ihtimal.

8) Yaşadığın en kötü his nedir?
   Saçma bir şey söylemiş olmanın utancı, insanlar arası ilişkilerim hakkındaki endişelerim (yine), herhangi bir durumdaki çizgiyi aşmış korku, az daha boğuluyor olmam (Küçükken oyun oynarken..), başarısızlık.

9) Hiç doğaüstü olduğunu düşündüğün bir durum yaşadın mı?
   Küçükken balkondan düştüğümü hatırlıyorum. Çok gerçekçi bir hatıra, belki dirilmişimdir. Ayrıca yolda düşürdüğüm oyuncak parçasını bilgisayarın arkasında bulmam ama parçayı düşürme kısmı muhtemelen rüya ya da hayal çünkü niye yerden almamışım ki yani? Bunlar hep küçüklükten kalma hatıralar, doğrulukları belirsiz yani.

   Annabeth'i mimliyorum ve onun mimlediklerine geçiyorum:

Neden blog yazmaya başladım?
   Beth'le, 2008'de (O 2009 demiş ama 2008'in yazının sonlarına doğru olduğuna eminim.) internette Powerpuff Girls resimerine bakarken, artık bloguyla ilgilenmeyen (Buna üzülüyorum doğrusu.) bir arkadaşın bloguna denk gelip, özenip beraber Powerpuff Girls üzerine bloglar açmıştık. Oralardan geldik buralara biz.

1) Elinizde sihirli bir değnek olsaydı neyi veya neleri değiştirmek isterdiniz?
   Ya dünyanın düzeni bozulmasın diye hiçbir şeyi değiştirmezdim, ya da her şeyi değiştirip düzeni alt üst ederdim. Sihirli değnek elime geçerse düşünürüz amaan.

2) Mesleğinizi değiştirmek isteseydiniz hangi meslek dalını seçerdiniz veya ne olmak isterdiniz?
   Öğrenciyim ve öğrenciliği seviyorum doğrusu. Ne olmak istediğime karar vermek.. Zor... Pek çok şeye ilgim var ve hangisine yöneleceğime karar vermek için pek bir zamanım yok, gerçi, neden hepsiyle uğraşmayayım ki? (Çünkü bu imkansız haha.)

3) Bir gün boyunca aç kaldınız (ramazandaki gibi) ilk ne yemek isterdiniz?
   Et. Mangal falan. Midemde et için tok olsam bile yer ayırırım. ET. (Bu tavırlarım bana veganlar tarafından saldırıya uğrayacakmışım hissini veriyor.)

4) Bir dalga olsaydınız nereye vururdunuz?
   Dalga olsaydım tsunami olurdum, ünlenir ve haberlere çıkardım, bayağı da lanet ve küfür yerdim. Bilmiyorum cidden.

5) Issız bir adada kalsanız yanınıza alacağınız üç kişi?
   Kim bir ıssız adaya gelmek ister ki? Tanıdıklarım değil. Hayatta kalma konusunda oldukça bilgili insanları yanıma alırdım, bir sandal yapıp insanlığa doğru umut yolculuğuna çıkardık, sonra da filmimiz yapılırdı... Neden hep ünlü olmaya geliyorum? Gerçi bu tür kurtulma hikayelerinde insanlar değil hikayeleri ünlü oluyor ama.

6) En çok görmek istediğiniz şehir ya da ülke?
   Nereye yollasanız giderim. Yeter ki uzaklarda olsun. Doğrusu bir gün dünya turu gibi bir şey yapmayı çok isterim.

7) Asla giymem dediğiniz renk hangisidir? Neden?
   Asla demem ama yakışmayan renkleri de giymem yani. Mesela kahverengi.

8) Bayramda ne yapacaksınız?
   ...Akraba ziyareti?

9) Ölmeden önce yapılacaklar listenize eklediğiniz üç şey?
   Kitap yazmak geliyor aklıma öncelikle, sonra dünyadaki belirli yerleri gezip görmek. Önemli biri olmayı hedefliyorum ama nasıl yapacağım hakkında hiçbir fikrim yok.. :(

10) Bir uçurumun kenarındasınız, atlayacaksınız, o an aklınıza bir şey geldi, o gelen şey nedir?
   Ocağı açık unuttum! Aklıma ilk gelen cevap bu oldu ama benim yemek falan yaptığım yok, nasıl açık unutayım... Ama o tarz bir şey olurdu.

11) Yerde 50 TL bulsanız ne yaparsınız?
   Doğrusunu söylemek gerekirse ben o parayı harcamazdım. Harcamayı isterdim ama gönlüm el vermezdi açıkçası. Belki de uzun süre düşündükten sonra harcardım... Bilmiyorum doğrusu.

   Şimdilik bu kadar, görüşürüz! Mimleyeceklerim çoktan mimlenmiş de olabilir, mimlemeye üşeniyorum aslında, geleneksel bir laf ederek isteyen yapsın diyorum.

Mim dışı yazacak bir şeyler arıyorum.

   O yüzden aklıma eseni yazacağım, ehehö (Esmiyor diye uyuz bir laf etmeyi reddediyorum hayır.)
   Hayatım o kadar boş geçiyor ki yazacak bir şeyim yok demek ki.
   Aslına bakarsanız upuzun bir yazı yazdım ama hâlâ -telefonda şapkalı a yapılıyor bi işe yarasın dimi- gelişen bir olay hakkında olduğundan yayınlayamıyorum henüz.
   Bi' cosplay conuna gittim dün, ikinci gününe gitmedim. Sanki internetten bir  con videosu açmışım da izliyormuşum gibi hissettirdi.
   Annabeth'le gittik, cosplay, anime hakkında falan çok da bilgisi olmayan biriyle gidince saçma esprilerinizi anlayamaması üzücü ama buna rağmen güzeldi. "Fuck anime fuck manga fuck cosplay" pankartıyla yürüyen grup aklımda kaldı shfhd. Biz eziktik, cosplaysiz gittik ama seneye cosplayle gideceğiz büyük ihtimalle.
   O değil de gitmesi bayaa zor oldu ve üstüne üstlük:
Beth'in güneş gözlüğü ve arkada sele dönmüş yağmur. Bir de ben sandalet giyiyordum. Bakın bu dramdır.
   En azından sonradan yağmur durdu.
   Rastgele yazın zaman geçirme numaraları:
  • Evde nedensizce dolaşmak, bir şey almayacak olduğunuz halde buzdolabının kapağını açmak (Serinlemeye de yarar.)
  • Aynı sosyal medya sitelerinde elli tur atmak.
  • Okumaktan bıktığınız kitabı okumaya yeltenip sıkılıp yine bırakmak. Sevdiğiniz kitapları baştan okuyarak yeni kitaplara heveslenmek mantıklı bir taktik olabilir ama bir kitabı tekrar okumayacak kadar... Sıfat bulamadım.
  • Tatili evde uzanılmamış yer bırakmayarak yaşamak güzel değil mi?
  • Üstüne bir de işsizce bir blog yazısı yazdık mı en azından eğlenceli bir şey yapmış oluruz.
  • Bunaldım ve hayır, esmiyor sözünü kullanmayacağım, vantilatör de var hem (Ama başka odada ve kimse kullanmasa bile getirmeye üşeniyorum.)
  • Bi de klima olaydı...
  • Ağlamaya gidiyorum.
  • Bay bay.
  • Galiba biraz serinledi.
  • Yazları böyle geçire geçire soğuğa karşı çok dayanıksızlaşıyorum hayalimdeki gibi soğuk yerleri asla gezemeyeceğim.
  • Yalnız liste amacından 1000 km öteye ilerliyor hazır olun.
  • Düşününce en çok gezmek istediğim yerler kültür açısından zengin yerler ve değişik bitki ve hayvan örtüsüne sahip yerler. Özellikle yağmur ormanları. Aah.
  • Tatil beldelerinden genel olarak nefret ediyorum.
  • İnsanları dinlenmeye bu kadar muhtaç bırakan her şeyden de nefret ediyorum ayrıca.
  • Nerden nereye geldim anlamadım.
  • Aslında insanlara ne olduğu umrumda değil.
  • Neyse yeterince zırvaladım.
  • Canım ilk defa bu saatte bir şeyler tıkınmak istemiyor.
  • Aslında nadiren oluyor o sanırım.
  • Kendimi tanımamazlığımdan utanıyorum.
  • Aşırı amaçsızlık yüklenmesinin son maddesinden bir önceki madde.
  • Görüşürüz!

6 Ağustos 2015 Perşembe

Saçmamaçsız Mim!

   Yine mim vakti gelmişti, Suki telefonundan Blogger'ı açtı, öngörücü yazıyı kapattı çünkü nedense artık doğru düzgün çalışmamaktaydı, yazın sessizliği ve boğucu sıcaklığı içerisinde mor bir koltukta bu kelimeleri yazıyordu.
   Her şeyi hikayeleştirme alışkanlığımı babamdan kapmış olmalıyım. Ben küçükken hep içinde bulunduğumuz durumu hikayeleştirirdi, de, konumuz bu değil. Gerçi ne zaman bir konumuz oldu ki?! Ehem.
   Paul mimlemiş beni. Hemen cevaplayamadım çünkü son zamanlarda biraz meşgul sayılırım. Cevaplaması bayağ eğlenceli mim gibi duruyor, neyse, daha fazla lafı uzatmadan (Uzatsam ne olur ki? Bakın şimdi de uzatıyorum. Laf uzatmak benim kişisel hobim. Bu cümleyi bunu okurken zaman kaybedin diye yazdım çünkü çok kötü kalpliyim.) başlıyoruum:

1 ) Odanızda veya evinizde orada olduğunu unuttuğunuz bir nesne bulun Bu  nesne ile bir anınız var mı?
   Odama girip şöylece bir göz gezdiriyorum şu an. Sanırım buldum!
   3D gözlük. Çalışma masamdaki rafta duruyor. Annabeth'le Jurrasic World filminden çıkarken yanımda almıştım, ben götürmek konusunda tereddüt etmiştim çünkü eskiden geri veriyorduk. Ama dediğine göre artık 3D gözlük maliyeti o kadar düşükmüş ki çıkarken yanımızda götürebiliyormuşuz.
   Filmden çıktıktan sonra sokak köpekleri bile gözümüze tehditkar gözükmüştü.

2 ) Aklınıza gelen soğuk bir espriyi yazın . Eğer aklınıza gelmiyorsa 2-3 kelime saçmalayın. 
   Selam adana ben badana.
   Selam canım ben amcanım.
   Selam sırık ben pısırık.
   İki sene önce arkadaşlarla matematik kitabımın kapağının arkasını bunlarla doldurmuştuk sonra da kitabı kaybetmiştim. Garip.

3 ) Yine aklınıza gelen biri ya da nesnenin adı ile akrostiş yazın ama yazdığınız akrostiş az ya da çok o şey veya kişi ile ilgili olsun.
Tertemiz bir ekranın var
Ender bir LCDliğin var
Lapa lapa sinyal yağıyor
Evimize neşe katıyor
Vizyonun nerede bilmiyorum
İyice de izleniyor
Zilyon kanal çekiyor
Yokluğunda herkes bir hayat ediniyor
Onsuz nasıl zamanımızı boşa harcarız
Nasıl ki, bilemem ki.
   Lütfen bu şiiri görmezden gelelim.

4 ) Seni kim mimlediyse şimdi onun blogunu -sitesini- açıyorsun ve onun bu soruya verdiği cevaptan ilginç bir kelime seçiyorsun . Ve döngünün devam etmesi için yine ilginç uzun ve saçma bir cümle kuruyorsun . Lütfen ben bir kuş gördüm .Yada bizim evde oyuncak ayı var gibi cümleler olmasın olabildiğince uzun ve saçma cümleler olsun . Hadi saçmalama potansiyeliniz görelim :D
   Pekala ama kelime seçip napıyoruz? Gsgdfh.
   Saçmalama potansiyelim adeta bir gökkuşağının sonundaki altın gibi ulaşılmaz, bir öğrencinin okul aşkı kadar sonsuzdur. Filozoflar bunun anlaşılamaz bir beyin hasarı olduğunu, anlamak için saçmalayan beyni moleküllere ayırın buyurmuşlardır. Domateslerin pembesi kadar güzel bu düşünceler, filli boyadan alınmış bir kutu boyayla yeşile boyanmalıdır. Kutu boyalar içinde bulunan kimyasalların son 18 yıldır insan hayatının refahını yükseltip yükseltmediği merak konusu olsa da gorillerin bunun için hiçbir cevabı yok, onlar maymun kuzenleriyle birlikte deneye tabi tutuluyor ve klavyeye rastgele basarak Romeo ve Juliet'i yazmaya çalışıyorlar, çünkü teori bu.
   Cümle kuracağımızı unutup paragraf yazmışım sdfh. İnanın bana ben de bilmiyorum.

   Buradan Annabeth'i Shuu'yu ve Kitsune'u mimliyorum! Görüşürüz!

2 Ağustos 2015 Pazar

Animeli Mim [Kimse mimlemedi ama olsun]


1-İlk olarak animeye nasıl başladın? Nereden öğrendin?
Dört sene falan önce internette tanıdığım herkes Hetalia'yı izliyordu, gittim olaydan ayrı kalmamak adına hiçbir şey anlamamama rağmen ingilizce altyazıyla izledim. Sezon denen olaydan da haberim yoktu, o yüzden ikinci sezona falan devam edememiştim hshdhf.

2-)İlk izlediğin animenin adı ve konusu ne?
   Hetalia: Axis Powers! Ülkelerin insan karakterler olduğu ve bu şekilde tarihi anlatan, komedili bir animeydi sanırım. Çok hatırlayamıyorum, baştan başlayıp son sezonuna kadar sömürmeyi planlıyorum şu ara aslında.

3-)Çok güldüğün bir anime var mı? Varsa adı nedir?
   Buna henüz karar verebilecekmiş gibi hissetmiyorum ಠ_ಠ

4-)Çok üzüldüğün bir anime var mı? Varsa adı nedir?
   Bazı animeler o kadar kötü ki bu beni üzüyor.

5-)Favori Animen nedir?
   'En'ler sorulunca sıcak basıyor. Bu sıcak üzerine daha fazla sıcak da hiç mi hiç olmuyor.

6-)Bu sıralar izlediğin anime nedir?
   Durarara x2 Ten, Kekkai Sensen bir de Zankyou no Terror.

7-)Anime mi yoksa manga mı tercih edersin?
   Aslında manga okumak da güzel oluyor ancak ben mangalara kolay kolay dalamıyorum (Daldım mı çıkamadan boğuluyorum gerçi.), o yüzden "elimde olmayan sebeplerden dolayı, anime" diyorum.

8-)Sevdiğin bir live action var mı?
   Liv ekşın izlemiyorum ben.

9-)En sevdiğin anime türü nedir?
   En sevdiğim yok, her türün güzel bir meyvesi var yani. Isınamadığım bir tür var ama, shoujo, hiç el bile atmadım ama diğer her yer ve her şeyden edindiğim izlenimlere göre hayır, kesinlikle benim türüm değil. Yine de bir ara el atmayı düşünüyorum.

10-)En sevdiğin anime OST'u nedir?
   İzlediğim çoğu animenin OST'ını hatırlamıyorum bile. Sanırım ayrıntılar ve seçim konusunda koca bir sıfırı hak ettim. 

   Dışarıdayken sıkılıp yaptığım ve daha sonra evde tamamladığım mimciğin sonu. Şu an pişmekteyim ve sanırım kısa kesmem lazım, görüşürüz "(owo)/ (İki yüz yıldır kullanılmayıp paslanan yüz ifadesi şeyi.)
   

1 Ağustos 2015 Cumartesi

Deli Olsaydım Kitap Yerdim: Bölüm 2 [Gerçeklikten Küçük Bir Haykırış]


   Gözlerini hafifçe araladı.
   Çok... Önemli bir şey olmuş olmalıydı. Onun için gerçekten de çok... Önemli.
   Gözleri tamamen açıktı şimdi. Çiçek desenli çarşafın altında, kafası yumuşacık yastığın üzerinde, saçları darmadağın yatıyordu. Demek yine burada "gerçeklik" olarak adlandırılan yerdeydi. Pencereden giren ışığa bakılırsa saat on yedi suları olsa gerekti. Kafasını yavaşça yastıktan kaldırıp arkasındaki eski püskü masadaki sarı çalar saati eline aldı. Bu modern bir tasarıma sahip dijital saatin üzerinde on altıyı elli sekiz geçtiği yazılıydı. Bu kurduğu alarmın iki dakika sonra çalacağı anlamına geliyordu. Saatin yanında açık duran kalın defterin sayfalarını çevirecekti ki vazgeçti. Gördüğü şeyi hatırlayana kadar beklemeliydi, kafasını o dünyadaki diğer şeylerle meşgul etmemesinin hatırlamasına yardımcı olacağını düşünürdü.
   Şeftali rengi duvarların arasında, uzun kilimin üzerinden yürüyerek odanın öbür tarafındaki çiçek desenli koltuğa oturdu. Bir zamanlar onunla beraber olan yakını çiçek desenlerinden pek hoşlanırdı. Koltukta duran kumandayla televiyonu açtı. Afrika'da yaşayan timsahlar hakkında bir belgesel belirdi.
   Afrika'da timsahların yaşadığını nereden bilebilirdi ki? Eğer gidip görmediyseniz siz de bilemezdiniz. Ancak gittiğiniz yerin Afrika olduğunu kanıtlamak için uzaya çıkıp konumunuzu onaylamanız gerekirdi. Uzaya çıkmadan Dünya'nın yuvarlak ya da mavi olup olmadığından emin olamazdınız. Belki de tüm insanlık Rüya'nın şehrinde yaşıyor ve interetteki, televizyondaki, her yerdeki her şeyi gizli sahtekarlar yaymış, sahte resimler, videolar hazırlamış, herkesi kandırmışlardı. Kendi gözleriyle görmeden buna inanmazdı. Gördüklerine de inanmazdı genelde. Hatta hiçbir şeye inanmazdı. Kendinden bile emin değildi. Ne gerçekti, ne gerçek değildi? Düşüncelerini alarmın sesi böldü. Dijital saatin yanına gidip kapattıktan sonra geri döndü ve televizyonun iki yanında duran kitaplıkları incelemeye koyuldu. Meşe kitaplıkların yanına gitmişken bir de televizyonu kapattı. Didindiği kitaplık en sevdiği kitaplarla doluydu. Eskiden sevdiği o korku hikayeleri, ağır ve hafif felsefik kitaplar ve kendisinden beklenmeyecek bir şekilde aksiyon türüne mensup kitaplar. Tek tük dram hikayelerini de seçebilirdiniz. Kitapların sayfalarında gezdi biraz, sonra bıraktı. Yer yatağının yanına dönerken odanın ortasındaki kısımda -koridor benzeriydi fakat koridor değildi- durup duvara asılmış tabloları inceledi. Çoğunu kendi yapmıştı ama bir iki tanesini beraber yaşadığı ablası çizmişti. Kendi yaptıkları rüyalarından manzaralar oluyordu genelde. O hep bindiği minibüs, sokaklarında gezdiği şehir, değişik dükkanlarla dolu sokak ve o dükkanlarda karşılaştığı bazı objeler ve tabii ki o insani yaratıklar. Minibüsle hiç şehir dışına çıkamamıştı ama...
   Gözleri bir anda ablasının yaptığı her tipten çiçeğin bulunduğu tabloya kaydı. Bir tane ayçiçeği sanat eserindeki buketin göze çarpmayan bir bölgesindeydi. Ayçiçekleri, ayçiçekleri...
   Sonunda 'rüya'yı hatırladı ve hayatı buna bağlıymışcasına masaya koştu, sandalyeyi çekmeye çalışırken yastığa takıp düşürdü, sonunda sakinleşip sandalyeyi ve üzerinden düşmüş kıyafetleri toparlayıp usulca üzerine oturdu ve aklında kalanları yazdı.
   Onlardan biriyle konuşacakken heyecanlanıp uyandığı anlayıp kendine kızdı, belki bu gece, belki de ertesi gün başarabilecekti bunu. Şimdilik unutmaya ve 'gerçekliğe' odaklanmaya karar verdi. Karşı taraftaki pencereyi açıp temiz havayı içine çekerken dışarıdaki manzarayı izledi.
   Üç katlı bir binanın üçüncü katındaydı. Bu yerde pek de eve uğramayan ablasıyla beraber yaşıyordu. Hayatından memnundu, temel ihtiyaçları karşılandıktan sonra zihni onun için yeterliydi, başka bir şeye ihtiyacı olduğunu düşünmüyordu. Bunları unutup kafasını boşaltarak manzaraya odaklandı.
   Karşısındaki binalar, yaşadığınki gibi iki-üç katlıydı. Farklı farklı renklere boyanmışlardı. Biraz kirlenmiş olmalarına rağmen güzel görünümlü binalardı. Arkalarında, birkaç sokak ötede denizin olduğu görülebiliyordu. Biraz taşlı ve balıklı bir denizdi ama suyu berraktı ve bu Rüya'nın çok hoşuna gidiyordu. Kışın bile suya ayaklarını sokarak küçük yürüyüşler yaptığı olurdu. Bu, onun oldukça iyi hissetmesini sağlardı. Yazları gelen turistleri inceler ve sabahtan akşama kadar iskelede otururdu. Nadiren yüzerdi.
   Her gün gördüğü sokağa baktı yine. Sağ tarafta bir bakkal vardı, önünde bakkalın sahibi ve bir tanıdığı sohbet ediyor gibi gözüküyordu. Her apartmanın bahçesi vardı ve kimisi bakımlı, kimisi bakımsızdı. Bahçelerin birinde oyuncak bir vinç ve kürek görülebiliyordu. Nesnelerin geçmiş hakkında söyledikleri Rüya'nın çok hoşuna giderdi. Bu oyuncaklar şu an oranın ön kapısından annesiyle beraber çıkan çocuğun az önce onlarla oynadığını gösteriyordu. Bir diğer bahçede ise çok güzel bir Sibirya kurdu duruyordu. Rüya hayvanları severdi, bu köpeğin başını da birkaç kez okşadığı olmuştu.
   Yolda iki kişi bisiklet sürüyor, kaldırımda az önce dışarı çıkmakta olan çocuk annesinin elinden tutmuş yürüyor ve annesi de küçük çocuğun söylediklerini onaylayan hareketler yapıyor, sözler söylüyordu. Rüya annesini en son ne zaman gördüğünü hatırlamadığını fark etti. Aslında ebeveynleri hakkında hemen hemen hiçbir şey hatırlamıyordu. Daha hatırlayamadığı pek çok şey daha vardı. Bu başına nasıl gelmiş olabilirdi ki?
   Pencereyi açık bırakıp masaya döndü ve yazdığı her sayfayı baştan sona okudu -hepsini numaralandırmıştı ve şimdiye kadar altmış iki sayfa yazmıştı, tahminen bir aydır gördüklerinin güncesini tutuyordu ama rüyalarının, en azından gördüğü teknik olarak rüya olan şeylerin, daha eski bir geçmişi vardı tabii.
   Dışarıda bir yürüyüş yapmaya karar verdi. Dışarıdayken başkalarının yalnızca zihninde var olduğuna inanacağı ancak Rüya'nın gerçekten de var olduğuna inandığı dünya hakkında düşünmek ona iyi geliyordu. Sandalyenin üstünde duran tişörtü ve bordo pantalonu giydi. Sırt çantasının içine bir çizim defteri, not defteri, boya kalemleri, bir kitap, bir matara ve anahtarlarını koydu. Dairenin kapısından çıktı ve merdivenlerden yavaş yavaş inmeye başladı.

25 Temmuz 2015 Cumartesi

Deli Olsaydım Kitap Yerdim: Bölüm 1 [Ayçicekleri]


   Rüya, her zaman bindiği minibüsteydi yine. Ela renkli gözleriyle dışarıdaki manzarayı seyrederken bu soğukta anlamsızca açık olan pencereden gelen soğuk yüzüne vuruyor, ruhu kadar kara, özensizce toplanmış saçlarını savuşturuyordu. Camın ötesindeki manzara her zamanki gibiydi. Koskoca binalar, gökdelenler boy boy göğe uzanıyor, alt taraflarında dükkanlar, restoranlar müşterilerini bekliyordu. Kaldırımlarda insanlar yürüyor, Rüya onların nereye gittiklerini merak ediyor ama bunu hiçbir zaman bilemeyeceğinin garip huzuru kalbini okşuyordu.
Tekli koltuğa oturmuştu. Minibüste buraya oturunca şanslı hissederdi nedense. Bugün şanslıydı belki de. Bilemiyordu.
   Sonra önündeki koltukta onu görmesi düşüncelerini böldü. Her zamanki zeytin yeşili ceketi ve siyah pantolonuyla sakince oturuyordu. Bu sefer farklı olarak siyah eldivenler, siyah bir bere ve atkı takmıştı. Belki de havanın dondurucu olmasından kaynaklanıyordu. Rüya'nın varlığını fark etmemiş gibi camdan dışarı bakıyordu ama Rüya biliyordu, o, Rüya'yı izliyordu, gözleriyle yüzüne değil, ruhunun içine, zihnine bakıyordu, gözleri olmadan bile yapabiliyordu bunu. Rüya hakkındaki her şeyi biliyor, aklından geçenleri bir bir okuyor ama tek kelime etmiyordu. İsmi, yaşadığı bir yer, yaptığı bir iş yoktu onun. O sadece tanrısal gücüyle Rüya'nın zihnini süzüyordu. O kadar.
   Sonra fark edebildi. Camdaki yansımasından ona bakıyordu yeşil ceketli adam. Atkısı ve beresi sadece gözlerinin görülebilmesine sebebiyet veriyordu. Gözleri onun için yeterliydi, o kahverengi gözleriyle her şeyi anlardı, renksiz soyut gözleri yetmezmiş gibi o derin kahverengi gözleriyle süzerdi kurbanını. Rüya ürperdi, gözlerini dışarıya çevirdi. Dışarıda olmaması gereken şeyler vardı ancak bu gayet doğal geliyordu ona. Boylu boyunca uzanan binalar gitmiş, yerlerine göz uzanabildiğince ayçiçeği tarlaları gelmişti.
   Anlaşılan şehirde olmalarının üzerinden yaklaşık yarım saat geçmişti. Oysa yalnızca bir dakika ya geçmiş ya geçmemişti ama Rüya'nın dünyasında zaman kavramının hiçbir önemi yoktu. O, adına yaraşır bir biçimde bu kavramdan uzakta yaşar, saatlerde gözüken rakamlara aldanmazdı. Onun gözünde insanların hayat süresi de bir yalandan ibaretti. 'Gerçek' zamana göre 80 yıl yaşamış iki insan aslında birbirinden çok farklı yaşam sürelerine sahip olabilirlerdi. Belki birinin hayatı kırk üç,  öbürününki altmış dört buçuk yıl sürmüştü. Bunu asla kavrayamazdınız, kendileri bile kavrayamazdı. Ama belki Rüya'nın önündeki koltukta oturan genç adam anlayabilirdi. O, zaman kavramının tamamiyle dışında bir varlıktı. Rüya bunu biliyordu.
   Hayır, bu adam bir tanrı değildi. Kudreti her şeye yetmezdi, her şeyi bilemezdi. Eşi benzeri yok değildi. Onun gibi pek çoğunu biliyordu Rüya.
   Hava oldukça sıcaktı şimdi. Üzerinde başından beri mi vardı bu askılı üst ve kısa şort, yoksa daha sonradan mı böyle olmuştu? Anlaması zordu. Ama bu önemli değildi. Hiçbir şey önemli değildi zaten. Her şey anlaşılmazdı. Şehirdeyken var olan o soğuk havanın ve gökyüzündeki kapkara bulutların otuz dakikalık mesafede bir anda yok olması önemli değildi. Önündeki adamın hala atkı bereyle duruyor olmasına rağmen en ufak bir rahatsızlık belirtisi göstermemesi önemli değildi. Güneşin gözüne giriyor olması önemli değildi. Her şey anlamsız birer boşluktu Rüya'nın gözünde.
   Tarlaları izledi bir süre. Hiç bitmeyeceklermiş gibiydi. Belki de bitmezlerdi, bilemezdi. Bu düşünce onu hiç mi hiç korkutmuyordu. Tam tersine, içine sonsuzluğun huzuru doluyor, bu huzurunu yalnızca tarlaların eninde sonunda biteceğini düşüncesi bozabiliyordu ancak Rüya eninde sonunda sonsuzluğa ve onun verdiği tatlı hisse ulaşacağına inanıyordu.
   Minibüste biraz göz gezdirdi biraz. Koltuklar, sıradan minibüs koltuklarıydı ve sadece iki tanesi doluydu. Bir şöförü yoktu burasının, Rüya ve isimsiz varlık dışında bir yolcusu da. Bunun güzel bir şey olduğunu düşünerek favori bez kol çantasından bir kitap çıkardı. Her zaman yanında en azından üç kitap taşırdı, bu onun alışkanlığıydı. Bu kitapları okumaya daima fırsatı olurdu, ne de olsa zamanının yüzde doksanında kimseyle iletişim kurma gereği duymazdı. O, insanlara seslenen kağıt parçalarına kulak verirdi. Gerçi bunlar da insan zihinlerinden çıkmaydı. Bu da bir iletişim türü sayılmaz mıydı? Rüya, bu soruyu umursamaz, sezgilerine kulak verir ve 'gerçek' hayattaki insanlarla iletişim kurmaktansa bu çantasında taşıdığı kitaplara kulak verirdi.
   Şimdi okuduğu kitap kırda yaşayan bir aile hakkındaydı. Popüler olmayan, kısa bir kitaptı ve Rüya bu kitabı bir kaç sefer okuduğunu anımsıyordu. Bu kitapta yapılan betimlemeler içine çekiyordu Rüya'yı. Taşıdığı diğer iki kitaptan biri söyleşi, ötekisi ise yeni çıkmış ancak Rüya'nın hakettiği popüleriteye ulaşmadığını düşündüğü kalın bir kitaptı. Küçücük yazıları ve yeni olmasının verdiği çok hoş bir kokusu vardı. Belki de insanlar uzun sayfaların, küçük yazıların arasında dolaşmanın verdiği muhteşem duyguyu anlayamıyordu, o yüzden bu kitap yayılamıyor, kimse onu...
   Bir ses düşüncelerini böldü. "Küçük yazılar ve uzun sayfalar önemsiz." diyordu. Önündeki koltukta oturanın sesiydi bu. Hiçbir zaman duymamış olduğu bu derin sesin verdiği heyecanla kalbi hızlı hızlı çarpmaya başladı. Onlardan biriyle konuşuyordu.

23 Temmuz 2015 Perşembe

Yazılarımı nedensiz taslak yaptım ve bundan gayet memnunum ve dönüş yazısı yazıyorum.


   Uzun başlık yazmayı özlemişim.
   Merhaba! Tatil nasıl gidiyor?
   Ben evde ya yatakta bir fok balığı gibi uzanıyorum ya da sandalyemde oturup bilgisayarın başında işsizce takılıyorum. Bütün arkadaşlarım tatildeyken bu acıtıyor. Cidden.
   O değil de, hava 38C° olur mu be?! İnsan vücudunun katlanabileceği en yüksek sıcaklıktan yalnızca 32C° az. Arada buharlaşıyorum galiba, hüzünlü bayağı. Bir sabah uyandığımda kendimi sıvı halde bulursam şaşırmam.
   İçinizi ısıtan şarkılar olur ya, bence olmasınlar şu ara. Çok sıcak. İçimi ısıtan şarkılara denk gELMEK İSTEMİYORUM. Dışım. Zaten. Yeterince. Yanıyor.
   Görünüşe bakılırsa sıcak dış vücudumu değil, beynimi de eritti. Zavallı lobus frontalisim...
   İtiraf ediyorum, evde o kadar sıkılıyorum ki okulun açılmasını istiyor olabilirim. Belki de içten içe istemiyorum, çünkü normalden 5 dk önce uyandırıldığımda baya uykusuz hissediyorum. Sanırım o kadar sıkılıyorum ki kafamda kavramlar karıştı. Yani, neden okulun açılmasını isteyeyim ki¡¿
   Evde boş boş otururken tabii internete dalıyorum. Şu tarz internetin karanlık tarafından şeyler bulduğum oluyor:

BAAAAAA

   Keman çalmaya başlayacağım sanırım. Daha doğru düzgün nota okumayı bile bilmiyorum gerçi, o işi becerebildikten sonra başlayacağım zaten. Bayağı zor görünüyor, ki öyle, ama ne zor değil ki sdfgfd.
   Aklıma geldi de, geçen bi arkadaşla şehrin işlek bir yerinde yürürken Hristiyanlığı tanıtan Protestan mezhepli Güney Korelilere rastlamıştık. Bazıları müzik yaparken bazıları kart falan dağıtıyordu. Bir tanesi keman çalıyordu ve o an keman çalmanın zorluğunu ve muhtemel boyun fıtığı yapma ihtimali aklıma geldi. Umarım biz gittikten sonra Çinli sanıp dövmemişlerdir.
Diyecek pek bir şeyim yok sanırım. Eh, sonuçta bir şey de yaptığım bir şey de yok.
   SICAAK. NEEM.
   Neyse, görüşürüğz!!

29 Haziran 2015 Pazartesi

Belki yaz tatile çıkmıştır (+mim, tabii ki)

   Merhabaa~
   Tatil olmasının benim yazma aralıklarımın kısaltmasına neden olmadığı baya ortada galibashhds :( Olsun.
   Bütün yazılarımı taslak yapasım var ama kıyamıyorum :'D
   Şu ara olan bir şey yok, bir haftadır wifisizlikle boğuştuğumdan ne bir şey izleyebiliyor ne bir şey indirebiliyorum. O yüzden kendimi okumaya ve resim çizmeye verdim ama şunu söylemem gerekir ki...
   Artık sIKILDIM aaah. Yine de eğlenceli bir şeyler bulmak o kadar da zor değil. Bugün sabahtan beri yeni defterimle uğraştım. Dördüncü sınıftan beri devamlı günlük yazdığımı pek çok kişi biliyordur sanırım. Bilmeyenlere şöyle açıklayabilirim:


Bunları yazacağıma roman falan yazardım

   Eh, pek de bahsedecek bir şey yok sanırım. Bir de en sonuncusundan (En yukarıdaki olur kendisi. Bir altındaki ise karalama defterim. Taslak bile yapmadan anlamsızca şeyler çiziyorum.) bir sayfa koyayım:

Belki de bunun blog için bir versıyonunu yapmalıyım ve bir sayfa tarayıcısına ihtiyacım var, cidden.
   Vee mim vakti!! Telefon mimi, Shuu mimlemiş. Bir de müzikli bi tane vardı ama onu yapmayacağım çünkü yapsam bile aşırı uyduruk olur çünkü müzikle pek bir alakam yok. Neyse:::

1-)Takıntı haline getirdiğin bir oyun uygulaman var mı? Ya da oldu mu?
   Bir ara Goat Rampage'ye takmıştım, paralı versiyonu gibi bir şey olan Goat Simulator çok daha iyiydi ama paralıydı :D...  Bir ara da Brainwars'a, Dumb Ways to Die'a da taktığım olmuştu. Bunları hep Ş.Ş.Ş.'yle beraber oynardık asdfdsdf. Yeni takıntı oyuna ihtiyacımız var.

2-)Telefonunuzdaki sosyal medya uygulamalarına (blogger dahil) günde kaç kere girersin? Hangi sosyal medya uygulamalarını kullanırsın?
   Blogger uygulaması?? İtiraf etmeliyim ki internetim olduğu zaman kontrol etme dürtüsü duyuyorum hep, o yüzden bir kaç kez şöyle bir bakıp çıkıyorumdur. Facebook, Ask.fm, YouTube ve Snapchat (Sayılıyordu bu değil mi?) Bir zamanlar Tumblr da vardı ama interneti yediğinden sildim. İki kez girdiniz mi paketi bitiriyor çok mükemmel bir uygulama gerçekten.


3-) Galerinde kaç albümün var?
   Yarısını silinmiş uygulamalardan çektiğim tek tük resimlerin albümleri oluşturuyor aslında. 17 albüm var şu şekilde: Kamera, Download, Azar, Facebook, FaceQ, InstaFace (Bu ne), InstafaceOff (Böyle bi uygulama mı varmış.), Kamio, lidow(?????), Messenger, OtakuCamera (Bunu sormayın.), PhotoEditor, Screenshots, Snapchat, Tumblr, Whatsapp Images, üç tane boş yıldız emoticonu ismi olan albüm şimdi yazamadım.

4-)Normal kameradan mı fotoğraf çekinirsiniz yoksa uygulamayla mı?
   Normal kameradan çünkü filtre falan hile olurmuş gibi geliyor ve insanların filtreli fotoğraflarını görmekten bıktım :c. Zaten çok da fotoğraf çekildiğim yok, çekilsem de anca arkadaşlarıma falan atıyorum.

5-) Telefonunuzda kaç müzik var?
   115 taneymiş. Daha az sanıyordum :o

6-)Ne kadar sıklıkla müzik arşivinizi yeniler ya da yeni şeyler eklersiniz?
   Yeni hoş bir şarkı bulduğumda veya eskiden dinlediğim bir şarkıyı yine dinlemek istediğimde. Haftada bir falan şarkı ekliyorum herhalde? Daha uzun aralıklar da oluyor olabilir. Şu ara aynı şarkılara takılmış durumdayım *iç çeken vatsap emojisi*

7-)Çok fazla kılıfınız var mıdır?
   Hayır asdfds çok yıpranınca değiştiriyorum sadece.

8-)Kaç yılda bir telefon değiştirirsiniz?
   Bundan emin olmak için yeterince uzun bir telefon kullanma deneyimimin olmuş olduğunu sanmıyorum ama en son verilere bakacak olursak iki yılda bir oluyor. Eskisinin ekranı falan çok küçüktü, en son aldığım bir yaşında falan sayılır ama seneye falan değiştireceğimi zannetmiyorum, belli olmaz gerçi. Ne zaman bozulursa :'D

9-) Telefondan çıkan kulaklığı mı yoksa ekstra aldığınız kulaklığı mı kullanırsınız?
   Telefondan çıkanı. Ailenin diğer üyelerinin telefonundan çıkan kulaklıkları da bozduktan sonra başka bir kulaklık almak zorunda kaldım ama :')

11-)Telefonuna şifre koyar mısın? Telefonuna kimler girmesin istersin?
   Koyuyorum şu şekilli şifrelerden ama telefonuma girmek isteyenler hep yakın arkadaşlarım falan olduğundan zaten bi işe yaradığı yok..

   Şimdilik hepsi bu, görüşürüz~~ Mimleyecek biri bulamadım, bu yüzden adettendir isteyen yapsın.

19 Haziran 2015 Cuma

Art Block nedir? Nasıl aşılır?


   Merhaba, bu sefer kişisel saçmalatmaca olmayan bir yazıyla karşınızdayım! Hatta gif bile koydum, ciddiyetimi tahmin edin artık. Bu yazıyı çizimle uğraşan insanlara belki de yardımı dokunur diye yazıyorum.
   Uzatmadan başlıktaki soruları cevaplayayım:

1) Art Block nedir?

   Art Block, hani şu çizmek istediğiniz ama aklınıza çizecek bir şeyler gelmediği ve/veya motivasyonunuzun eksik olduğu durumdur. Belki de bu dediklerim tam tanımı değil, ama ben bu şekilde kullanıyorum. Art Block, bir süredir çizen her insanın muhtemelen başına gelmiş veya gelecek bir çizememe durumudur.

2) Nasıl aşılır?

   Bu konuda kendi deneyimlerimden yola çıkarak bir liste yapıyorum:
  • Çizim videoları izleyin, 'tutorial'leri inceleyin.
   deviantArt'da, orada burada arama çubuğuna "*çizmekte sorun yaşadığınız şey* tutorial" yazarsanız, mutlaka karşınıza adım adım o şeyin nasıl çizildiğini gösteren bir kaynak çıkacaktır. Örneğin, diyelim ki el çizemiyorsunuz. "Hand tutorial" yazdınız mı karşınıza nasıl el çizileceği ile ilgili kaynaklar çıkar. 
   Çizim videolarından YouTube'da tonlarca var. Herhangi birinin bir şeyler çizmesini izlemek bile size ilham verecektir. Videolu tutoriallere bakmak oldukça yarar sağlayacaktır.
   Bunları sırf bakıp bakıp çizmek için yapmanıza gerek yok, sadece ilham için de yapabilirsiniz. Çok dikkatli incelemenize de gerek yok, izledikçe, baktıkça kafanızda bir şeyler oturacaktır.
  • Sevdiğiniz çizerlerin çizimlerine şöyle bir göz atın.
   Mutlaka ilham verirler. Ayrıca kafanızda bir çizim tarzı yaratmanıza da yardımcı olabilirler.
   Hatta direk onların çizdiği gibi çizmeye çalışın. Birinin çizim tarzını taklit etmeye çalıştınız mı genelde tamamen farklı bir şey ortaya çıkıyor, o yüzden bunu yaparsanız. çizim tarzı taklitçisi olacağınız yanılgısına kapılmayın.

İllegal derece iyi çiziyorlar, ben de illegal derece hayran olmuş gözlerle buna benzer bir şekilde bakıyorum.
  • Olmadı gidin bi hava alın. Kafanızdan aşağı soğuk su dökün. Camdan atlayın. İlhamlanacağım diye uğraşmayın, ilham size gelsin.
   Kendinizi 'şunu çizicem, bunu çizicem' diye yormayın, çok zorlamaya gerek yok. Bir iki şey karalayın, belki bir şeyler ortaya çıkar. İlham kafanızın bir köşesinde hiçbir şey yapmadan oturuyor. Ona internet bağlantısı verin, canı sıkılıyor olabilir. Ya da alın onu beraber dışarı çıkın, gezin. Sanırım yine konudan sapıyorum. Ama dışarıda ilham verici bir şeyler bulabilirsiniz hani.

   Ayrıca, bir şeyler çizerken yoruldunuz mu bırakıp daha sonra devam edin. Yoksa resmi çok pis batırırsınız, benden söylemesi.

   Umarım birilerine az çok yardımcı olabilmişimdir, eksik bulduğunuz/eklemek istediğin bir madde varsa söyleyin, görüşürüz!!

8 Haziran 2015 Pazartesi

Mimler~♪

   Bir aydır yazmıyorum, yazmaya mimlerle döneyim dedim~


1) Ben küçükken (Shuu'ya teşekkürler!) ;

  • Sosyalleşme konusunda berbattım. Böyle aşırı utangaç, çekingen olmasam da yaşıtlarımla kolay kolay geçinemezdim.
  • Saçma şeylere çığlık atardım.
  • Peluş oyuncakları çok severdim. Özellikle hayvanları. Hepsine isimler koymuştum, ayrıca bir sürü minişim de vardı.
  • Arkadaşımı kıskandırmak amacıyla Barbie alırdım.
  • Köpekçilik oynarken arkadaşımın bacağını morartmıştım.
  • Hep Powerpuff Girls resimleri çizerdim ve ayrıca Buttercup'a özenirdim.
  • Pek çok evcil hayvanım olmuştu ama hiç birine doğru düzgün bakamadığımdan öldüler.
  • Bilgisayarda çok vakit geçirirdim. İkinci sınıfta bile internetten arkadaşlarım vardı, hala bazen konuşuyorum onlarla.
  • Kitap okurdum. Hala okuyorum. Annem sayesinde kazandığım bir alışkanlık, ona ne kadar teşekkür etsem az herhalde.
  • Servisteyken marstan geldiğimi iddia ederdim. Evet.
  • Sınıf arkadaşlarımın çoğundan pek fazla hoşlanmazdım.
  • Bir kaç şeyi göz ardı edersek aslında iyi bir çocuktum.
  • Aslında hala küçüğüm. Bence. Ruhum 5 yaşında.
Annabeth'i mimliyorum bununla. Aslında tüm arkadaşlarımı mimliyorum ama yapmaya üşenirler gibi geliyor sdfdsd, tek tek yazmama gerek yok sanırım.


2) Vee Annabeth'in mimi!


1. Hayatınızda mucize olarak nitelendirdiğiniz bir olay yaşadınız mı?
Yaşamadım. Her şey hem mucize hem değilmiş gibi geliyor düşününce. Bilemiyorum yani asdsd.

2. Kıyafet konusunda takıntılarınız var mı?
Güzel durduğunu düşündüğüm her şeyi giyerim, takıntım yok galiba?

3. Nefret ettiğiniz huylar ve ya insanlar?
Hangi birini sayayım? Falan asdsd. Aslına insanlardan ve huylardan nefret etmiyorum. Hoşlanmadığım şeyden uzak dururum, o kadar.

4. Sizi en net tanımlaya kelime?
Tek bir kelime olduğunu sanmıyorum. Aslında kelimelerle kendimi tanımlamakta pek başarılı da sayılmam.

5. Hayata yeniden gelme şansınız olsa hangi ülkede doğardınız?
İyi vakit geçirebileceğim herhangi bir yerde?

6. Tek başına bir insan keyiflenmek için ne yapabilir?
Zevk aldığı şeyleri veya 'rahatlatıcı' denen aktivitelerden biri de iş görebilirdi. Sıcak bir duş almak veya çay içmek gibi şeyler.

7. Nikah masasında evleneceğiniz kişiden "Hayır!" cevabı alsaydınız ne yaparsınız?
Ona bakıp nedensizce kıkırdardım galiba. "Cidden mi?" der gibi. Gerçi evleneceğimi sanmıyorum çünkü birini sonsuza kadar bağlı kalmak isteyeceğim kadar sevmem bilimsel olarak imkansız gibi.

8. İnsan kaderini mi yaşar, kaderini mi yazar?
Kadere inanmam aslında, inansam bile bu oldukça paradoks bir soru.

9. Aklınıza gelen ilk ingilizce kelime?
"Cat". Çok Tumblr'da gezmeyin arkadaşlar.

10. İnternette sahip olduğunuz ilk nickname?
Powerpuffsevenleri dgjhjsöhg

11. Çaresi bulunmayan bir hastalığa yakalandınız ve bunun sonucunda yaklaşık 1 yıllık ömrünüzün kaldığını öğrendiniz. Kalan 1 yılınızda ne yapardınız?
Ölmeden önce yapmak istediklerimin harcamasını halledebilecek birini bulurdum. Bir milyoner gibi.

12. Fobileriniz, takıntılarınız var mı? Varsa neler?
Canı azıcık bile yıkan şeylerden bayağı bir korkuyorum. Örneğin beni iğne yapmaya ikna edemezsiniz. Belki yapmazsam üç gün içinde öleceğimi bilirsem yaparım. Ölesiye korkmuyorum yani, fobi sayılmaz sanırım? Ve, takıntılar... Günlüğüme falan bir şeyler yazıyorken o sayfadaki çizimden, yazıdan memnun olmazsam kopartıp yeniden yazarım. Şimdi aklıma gelen bu oldu ama daha çok takıntım olduğundan eminim.

13. Bir sabah kalktınız ve dünyada hiç bir insan olmadığını öğrendiniz, ne yapardınız?
Psikolojim bozulurdu sanırım. Kestiremiyorum.

14. Dünyayı dolaşmak isteseniz hangi ülkeden başlardınız? Neden?
Parayı sorun etmiyorsak Japonya. Weebo heaven.

15. İtiraf edin prens/prenses e dönüşür diye kaç kurbağa öptünüz?
Hiç. Ama kuzenimin kurbağa öldürmüş olduğunu hatırlıyorum, kurbağalar hakkındaki tek anım asdfdsd.

16. En son yaşadığınız küçük düşürücü , unutamadığınız olay?
Benim yaşadığım her an küçük düşürücü. Tamam, o kadar da değil. Artık küçük düşmüş hissetmiyorum çok sık.

17. Asla yanınızdan ayırmadığınız 3 şey?
İç organlarım--- Hayır, her seferinde bu cevabı vermeyeceğim. Kastedilen şeye göre ciddi cevap: Gözlüğüm, telefonum ve bazen de kulaklığım/bir kitap (Genelde okumaya fırsat bulamam, yanımda boş boş gezer o kitap.)

18. En yakın arkadaşınızın bir uzaylı olduğunu ve sizi ilk denek olarak kendi gezegenine götüreceğini öğrendiniz, ne yapardınız?
Sanırım ciddi olup olmadığını kontrol ederdim ve gezegeniyle ilgili sorular sorardım. En iyi arkadaşım kötü amaçlı deneyler için beni gezegenine götürmez, değil mi? Değil mi?..

19. İsviçreli bilim adamları görünmezlik hapını buldu ve siz bu hapı kullanan ilk kişisiniz. Hapı kullandıktan sonra yapacağınız ilk şey nedir?
stealing money

20. Almayı düşünüp de alamadığınız ne var?
Uçak biletleri, anime figürleri, copic markerlar, cosplay şeysileri... Pek çok şey, pek çok...

Bununla da.. Shuu ve Kitsune'yi mimleyeyim. Hehe.
Yazıya koyacak resim bulamadım. Pff.
Yakın zamanda yine yazacağım, artık bir ay falan beklemeyeceğim çünküüü tatil!
Bay bay~~

3 Mayıs 2015 Pazar

Bol Kitaplı Yazı!

   İyi akşamlar, selamlar, merhabalar, sa. Açıkçası nasıl selam vereceğimi seçemedim, o yüzden hepsini söyledim. Ne zaman bir şey yazsam-o şey doğru düzgün olsa bile-yazı laf salatasına dönüyor. Salata demişken, salatayı pek sevmem. Gerçi şu klasik meyveli sebzeli salataları tatmak durumunda kaldım hep, belki tavuklusunu falan sevebilirim. Aslında meyveli salata fena değil-tamam, konumuz bunlar değil. Ehem.
   Geçen hafta cuma kitap fuarına gittim. O sınavdan önce bitmesi sinir bozucu bir durumdu. Ne bir arkadaşımla gidebildim ne de geniş zamanım vardı. Ayrıca daha uzun bir liste yapma fırsatım da olamadı. Ama olsun, kitap fuarı ne olursa olsun güzeldir, değil mi?
   İzmir'in fuarını bilirsiniz, böyle bayağı yeşilliktir, lunaparkı biraz eskidir falan. Bu sefer muhtemelen kitap fuarı yüzünden normalden kalabalıktı.
   İçeride bayağı dolandım, çantama poşetleri tıkıştırdım ve çantadaki her şeyin birbirine girmesine sebep oldum, aradığım yayınevini bulmak için boynumu ağrıtacak bir pozisyonda etrafı gezdim (ve bulamadım), sonuç olarak aşağıdaki arkadaşları aldım:


   Küçük Prens ve Titana Saldırı 1 ve 2'yi (dfghgfdsdf aslına bakarsanız Attack on Titan/Shingeki no Kyojin zaten direk öyle çevriliyor ama kulağa garip geliyor yine de.) bitirdim. Hatta SnK okumaya kendimi o denli kaptırdım ki, manganın şimdiye kadar yayınlanmış olan kısmını internetten okudum. Bitirdim yani. Hayatımda ilk defa bu denli hızlıca ve çok çizgi roman okudum diyebilirim. Eh, kaptırınca kaptırıyor insan. İnanın bana, animeden sonra bayağı garip şeyler oluyor (Sanki animede de olmuyormuş gibi.)
   Küçük Prens'i hala okumamış olduğuma yakınaraktan aldım. Güzeldi ve aynı zamanda hüzünlüydü de.
   Harry Potter'ı almamın nedeni yaşıtım olan herkesin çoktaan okumuş veya en azından filmini izlemiş olmasıydı. Ben bir tek filmini dahi izlememiş biri olarak bu denli sevilen şu esere başlamaktan gurur duyarım----- Yani.......
   Mantık ve Kapitalizm. Adı 'Bilinç' olanı da vardı bende-ki onu hala okuyorum. NTV yayınlarının yerini arayıp uzun uğraşlar sonucu bulabilmiştim. Kitap fuarına gitmek isteyenler aynı yerleri defalarca turlamayı göze almalı. Bu cepkaynağı kitaplarından bayağı vardı, başka kitaplardan da vardı ama ben onların içinden seçtim nedense çünkü diğerlerinden karar veremiyordum. 

   Kitap fuarı dışında, daha evde olan ve hala okumadığım/bitirmediğim kitaplar da var:


   Aylar önce uğradığım bir kitap sahafında, listemde olan kitaplardan olup olmadığını sormuştum. En son almayı planladığım iki kitap vardı sadece: Peter Pan Ölmeli ve Da Vinci Şifresi. Peter Pan Ölmeli'yi o serinin önceki kitaplarını okumuş olduğumdan, Da Vinci Şifresi'ni ise bir arkadaşımın önerisiyle almayı planlıyordum. Ev zaten cinayet romanı dolu diye sonraya bırakacaktım ama, almışım işte :')
   Sinestezya ve Cinayet Sokağı'nı, inanır mısınız, geçen seneki kitap fuarında almıştım. Sinestezya yarım kaldı çünkü... Sıktı. Diğerini de sonra okuyacağım zaten. Okunacaklar rafımda duruyorlar uslu uslu. Gerçekler Kanıt İster'i ilk Sherlock Holmes kitabı sanarak almıştım ama nedense biraz okuyup yarım bırakmışım??
   Tuzak ise alışveriş merkezindeki bir kitapçının indirimdekiler kısmındaydı. Hiç okuyacak kitabım kalmadığı bir zamandı, annem de indirimdekilere bak biraz demişti. Onunla beraber Son 10 Saniye'yi de almıştım, o bitti. Benim önerim şu ki, sadece gerçekten ilginizi çeken bir şey olmadığı veya zaten almayı planladığınız bir kitap olmadığı sürece indirim kısmından kitap almayın. Ama yine de fena değiller B)

   Veee, son olarak mim! Shuu'ya teşekkürler! Eğer bir kitap olsaydınız..?

1-) Adı ne olurdu?

   Emin değilim ama, garip bir ad olurdu. Pek de bir fikrim yok.

2-) Nasıl bir kapağınız olurdu?

   Pek çok farklı ve garip renklerden oluşurdu herhalde. Birleşince uyum içinde dururlardı ve şöyle bir bakınca aslında ürkütücü olduğunu düşünebilirdiniz. Ayrıca şu kokulu kitaplardan olurdu ve limon çiçeği kokardı sanırım.

3-)Arka kapak yazısı ne olurdu ve ön sözünde ne yazardı?

Arka kapağında kısa ama dikkat çekici bir cümle, ön sözünde de "Ön sözlerden hoşlanmam, bu kısmı geçelim." gibi bir şey yazardı, yani illa ki olacaksa asddsas. Şimdiye kadar yazdıklarıma bakınca gereksiz yere göze batan bir kitap gibi geliyor ama yine de herkesin seveceği bir kitap olacağımı sanmıyorum.

4-) Kime ithaf olurdunuz?
   
   Aileme, arkadaşlarıma falan, ne olacak yani, elin adamına mı ithaf edelim cık cık cık.

   Kimseyi mimlemiyorum, isteyen yapar, yaparsa bana söylemesi iyi olur. Görüşürüz~